Sayı 31

Üç Şehzadeye Üç Gelin Masalı

OK MASALI

Bir varmış, bir yokmuş. Zamanın birinde bir padişahın, üç oğlu varmış. Günlerden bir gün, padişah hastalanıp yataklara düşmüş ve çok geçmeden de ölmüş. Eee, padişah demek, taht ve saltanat demek. Üç oğlu, ben padişah olacağım, sen olacaksın, diye birbirleriyle kavgaya girişmişler. Padişahın baş veziri bakmış ki, bu işin sonu yok:

–  Çocuklar! demiş. Boşuna kardeş kavgasına düşmeyin. Zaten yoksul bir ülkeyiz. Bu kavgalardan hem sizler, hem de ülkemizin halkı zararlı çıkar,

Şehzadeler:

– Sen, babamıza ve ülkemize bunca yıl baş vezirlik yaptın, Bizim ve ülkemizin iyiliği için konuşuyorsun. Peki, kim padişah olacak? Nasıl seçelim?

Baş vezir:

-Yarın, üçünüz de ok meydanına gelin. En güzel oklarınızı, en gergin yaylarınızı getirin, Oku en uzağa kim atabilirse, ülkenin padişahı o olur.

Şehzadeler, baş vezirin bu teklifini kabul etmiş. Sabah olunca, ok meydanına gitmişler. Şehzadeler, sırayla yaylarını çekip oklarını atmışlar, Büyüğün oku, çayırlık bir yere düşmüş. Ortancanınki, ondan biraz uzak bir bayıra düşmüş. En küçüğünün oku ise bir çalılığa düşmüş, Şehzadelerden her biri, okunu aramaya çıkmış. Küçük şehzade, akşama  doğru  bir çalılığa varmış. Bakmış ki oku çalılıkların arasında. Acaba burası nasıl bir yerdir, diye etrafa bakınırken ileride yanan bir ışık görmüş. Merak edip, ışığa doğru yürümüş. Çok geçmeden karşısına kocaman bir saray çıkmış. Sarayın   önünde,  kırk   kişi bekliyormuş.   Gidip   selâm verdikten sonra:

–  Bir bir saydım sizleri, tam kırk kişisiniz. Bu sarayın önünde ne arıyorsunuz? Siz kimsiniz? diye sormuş.

Adamlar:

–  Biz hırsızız, Şu saraya girebilmek için, günlerdir uğraşıyoruz. Ama, bir türlü başaramadık! demişler.

Çevik yapılı küçük şehzade, sarayın duvarına tırmanmayı başarmış, Adamlara, bir ip sarkıtarak:

– Haydi! demiş. Sırayla tırmanın!

Hırsızlar, sarayın duvarına tırmanmaya başlamış. Şehzade, duvara çıkan her hırsızı usta bir şekilde etkisiz hale getirip elini ayağını bağlayarak, sarayın bahçesine atıyormuş, Kırkını da bu şekilde hallettikten  sonra, sarayın içini gezmeye başlamış. Sarayın üç büyük odasında, üç güzel kız uyuyormuş. En son odada bulunan en küçük kıza gönlü tutulmuş. Amma ne elini sürmüş, ne de gözünü kaydırmış. Sadece ince ve derin bir ah çekerek hançerini çıkarıp gönlünün düştüğü kızın odasını işaretlemek için odanın kapısına saplamış Fazla zaman kaybetmeden sarayına dönmüş. Vezirler kurulu, toplanmış. Oku en uzağa atanın, en küçük şehzade olduğunu açıklamışlar. Onu, padişah ilân etmişler.

Biz, onları orada bırakalım ve uyuyan üç güzel kızın bulunduğu saraya geri dönelim. Meğer şehzadenin gezdiği yer komşu ülkenin padişahının sarayı imiş. Uyuyan kızlarda ülke padişahının çok sevdiği kızları imiş. Padişah sabah kalkıp kızlarının odalarını kontrol etmek için geldiğinde küçük kızının kaldığı odanın kapısında saplı bir hançer görmüş. Çıkarmak için elini atmış ama nafile. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın hançer yerinden bir milim dahi kımıldamıyormuş. Bunun üzerine dört bir yana haber salmış. Ülkemde ne kadar insan varsa gelsin ve bu hançeri çıkarmak için ter döksün. Kim ki hançeri yerinden çıkarır küçük kızımı onunla evlendireceğim demiş. Ancak hançere kim el attıysa bir milim dahi yerinden kıpırdatamamış. Ülkede hançeri çıkarmak için denemeyen kalmamış tabi. Elbette kızların babası olan padişahın bu duyurusunu komşu ülkede duymuş. Şehzadeler babalarından müsaade alarak gelmişler ve her biri birer kere denemişler hançeri çıkarmak için. Ama başarılı olamamışlar. Bizim en küçük şehzade bir hamlede hançeri yerinden çıkarmış. 

Bunun üzerine kızların babası olan padişah hemen küçük şehzadeyi yanına alarak şöyle demiş. 

“Oğlum, ben sözünde duran bir adamım; küçük lazım senindir, Evlenip mutlu bir hayat yaşayın,” demiş. Küçük şehzade: “Padişahım benim iki ağabeyim daha var. Şayet uygun görürseniz diğer kızlarınızı da onlarla evlendirin.” Diye bir istekte bulunmuş. :

Elbette kızların babası olan Padişah bunu seve seve kabul etmiş ve üç düğünü bir arada yapmak üzere hazırlaklara başlanmış. Yol için tüm hazırlıklar tamamlanmış ve üç kardeş, üç kızı yanlarına alarak büyük bir kervan halinde kendi ülkelerine doğru yola çıkmışlar. Meğer iki ülke arasındaki sınır bölgesi olan dağların arası Rüzgar Dev isimli bir devin yaşadığı yermiş. Rüzgar dev uyanık olduğu zamanlarda gözüne kestirdiği kervanı soyar soğana çevirir, yolcularını, kervancıları da sadece don gömlek bırakır ondan sonra yollarmış. 

Padişahın oğullarının düğün alayı gürültülü bir şekilde rüzgar devin mekanından geçerken yaptıkları gürültü ile uyanmış rüzgar dev ve ortalığa düşürvermiş. Meğer padişahın küçük kızına o da sevdalıymış ve almak için fırsat kolluyormuş. İşte fırsat ayağına gelivermiş elbette. Küçük kızı kervanın içinden kaçırıp ak küheylanının terkisine bindirdiği gibi almış kaçırmış. Bir anda herkes büyük bir şaşkınlığa uğramış. Tabi bizim şehzade de müstakbel karısının kaçırılmasından dolayı hayli şaşkın vaziyette ve korkuyla titremeye başlamış. Az sonra kedine geldiğinde önce utanmış, sonra da abilerine dönüp. “Siz yolunuza  devam edin. Ben, müstakbel eşimi buluncaya kadar arayacağım ve onunla döneceğim” demiş. 

Şehzade az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Nihayet büyük bir konağın kapısına gelmiş. Meğer bu konak orada yaşayan Aslan bey isminde bir dev avcısının konağıymış. Kapısını çalmış hizmetliler kapıyı açtıklarında karşılarında hiç tanımadıkları birini görmüşler. Tabi Aslan beyin emri varmış, kapımızı kim çalarsa çalsın misafir edecek, ağırlayacaksınız. Derdi varsa çözecek, sıkıntısı varsa gidereceksiniz diye. Şehzadeyi içeriye almışlar, yedirmişler içirmişler. Sonra Aslan beyin kahyası karşısına geçip, “Ey delikanlı görürüm ki buraların yabancısısın ne işin var bu devler diyarında?” diye sormuş. Şehzade bütün olanı biteni baştan sona anlatmış Aslan beyin kahyasına. Kahya uzun uzun düşünmüş ve sonunda “Delikanlı bu anlattıkların bizi aşar. Bunu Aslan beye haber vermem lazım” deyip yanından ayrılmış.

Bir süre sonra Aslan bey Şehzadenin yanına gelmiş. Yiğit, uzun boylu ve babacan biriymiş. Şehzadeye derdini bir de o sorup dinlemiş. Sonra da “Rüzgar devin yaptığı bu iş ilk değil şehzadem. Yarın sabah mekanına gider usulüne uygun olarak sizin müstakbel eşinizi isteriz. Verirse verir, vermezse o vakit biz de kendimize göre yapacağımızı biliriz. Ancak sizden bir isteğim var. Yardımıma karşılık olarak istiyorum sanmayın. Şayet müstakbel karınızı kurtarırsam konağımın az ilerisinde bulunan beş yol ağzına bir han yapmanızı isteyeceğim. Gelen geçen yolculara ve garibanlara mekan olsun. Bir de bu hana kedi evleri yapmanızı istiyorum. Bu kedi evlerine bakacak olan görevliyi ben vereceğim, kedilerin yemleri, yemekleri, suları da bana ait olacak. Kabul mü?” Şehzade şaşırmış ve hemen sormuş. “Aslan beyim hanı anladım ama kedi evlerini anlayamadım” Aslan bey tebessüm ederek “Bak şehzadem senin dünyanda insanlar evlerine kediler alırlar. Bir süre onları severler. Ama sonra usanırlar. Çünkü kediler sahiplerine sadık hayvanlardır, bağlanırlar ama sahipleri maalesef bu vefayı göstermezler ve onları sokağa atarlar. İşte sokağa atılan kediler hep buraya gelirler. Eh onlarında sevgiye, yemeğe ve suya ihtiyaçları var. Ben de onları çok seviyorum.” 

Şehzade tebessüm etmiş. “Tamam Beyim ne istiyorsan yaptıracağım.” Böylece anlaşmışlar. Ertesi sabah henüz güneş doğmadan Aslan bey şehzadenin kapısına dayanmış ve hazarlattığı atlarla birlikte yola çıkmışlar. Öğleye kadar yolculuk yapmışlar. Sonra Rüzgar Devin sarayının bulunduğu yere gelmişler. 

Kapıda bir dudağı yerde bir dudağı gökte bir zebellahın bekçilik ettiğini görmüşler. Zebellah Aslan beyi görünce büyük bir korkuya kapılmış ve “Aman beyin benim canıma kıymayın bana acıyın. Siz korkusuz Arslan beysiniz.” Diye yalvarmış. Arslan bey “Çabuk efendine söyle şehzadenin müstakbel eşini buraya getirsin. Başkasının helaline göz dikmenin cezasını sonra vereceğim ona” demiş. 

Tabi tüm bu konuşmaları sırça kulesinden bir bir duyan rüzgar dev büyük bir öfke ile bir anda kapıda belirivermiş. Arslan beyin karşısında dikilmiş ve “Davran bakalım Arslan bey, azdan az gider, çoktan çok gider. Benim padişahın küçük kızına olan sevdamı cümle alem bilirken, bu çulsuz insanoğlu geldi ve onu benden aldı. Elbet bunun karşılığını verecektim. Şimdi de sen kapıma gelmiş benden hesap soruyorsun. Haydi bakalım cenge davran, bakalım yüce Allah kime verecek bu zaferi.” 

Rüzgar dev böyle söyleyince Arslan bey atının terkisindeki kalkanını eline alıp, belindeki kılıcını çekerek “Ya hazreti Allah” deyip meydana çıkıvermiş ve başlamışlar rüzgar devle cenk etmeye. Arslan beyin atı da savaş atı olduğu için kıvrak hareketlerle rüzgar devin etrafında büyük bir hızla dönüyor, şaha kalkıyor ve ara sıra da fırsatını buldukça rüzgar deve çifte atıyormuş. Arslan beyin de tarbeleri üst üste gelince Rüzgar dev daha fazla dayanamamış ve dizlerinin üzerine çökmüş. 

Nihayet Arslan bey atının üzengisindeki gürzünü eline almış ve kalkanını başının üzerine kaldırmış bir vaziyette gelecek olan darbeyi bekleyen rüzgar devin kalkanına “Ya Allah”  diyerek çok sert bir darbe indirmiş. Kalkan ikiye ayrılırken rüzgar dev büyük bir hezimetle yere yıkılıp aman dilemeye başlamış. 

“Ben ettim sen etme Arslan bey. Ben bir hata ettim sahipli bir hazineye el uzattım, sende cezamı kestin. Sana söz veriyorum bundan sonra asla böyle bir şey yapmayacağım. Yeter ki canımı bağışla diye yalvarmış.” 

Arslan bey kükremiş, “Bre hey cahil. Bilmez misin aman drileyene bizim elimiz kalkmaz. Var git şimdi sarayına ve oradan çıkma. Bir daha böyle bir işe tevessül edersen alimallah o serseri başını bu serkeş gövdenden ayırır, ibreti alem için yedi cihana yedi parçanı dağıtırım” demiş ve Rüzgar devi serbest bırakmış. 

Bu arada şehzade hemen müstakbel eşinin yanına gidip onu bulunduğu yerden almış ve atının terkisine atarak yine Arslan beyin konağına gelmişler. 

Şahzede arslan beyin elini öperek şöyle demiş. “arslan beyim yiğitliğin ne olduğunu senden öğrendim. Cesaretin ne işe yaradığını da sen gösterdin. Artık sen benim ustam, yoldaşım, karındaşımsın. Söylediğin beş yol ağzına hem han yapacağım hem de kedi sarayları sen hiç merak etme. Hem de ülkeme gittiğim zaman ülkemdeki bütün kediler için de evler yapacağım.” Diye söz vermiş. 

Arslan beyle vedalaşmışlar. Uzun bir yolculuktan sonra ülkesine varmış küçük şehzade. Ağabeyleri, başvezir ve diğer avane merakla kardeşlerini bekliyorlarmış. Başından geçenleri dinlemişler ve çok sevinmişler. Elbette verdiği sözü yerine getirmiş şehzade ve Arslan beyin konağının hemen yakınındaki beş yol ağzına görkemli bir han, hanın arkasına, yan duvarlarına ve uygun yerlerine bitişik bir sürü kedi evleri yaptırmış. Ayrıca Arslan beye’de çok güzel ve ağır hediyelerle bir elçi heyeti göndererek düğününe davet etmiş. 

Kırk gün kırk gece süren muhteşem bir düğünle dünya evine girmişler elbette. 

Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. 

İlgili Makaleler

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün