
Masal, masal matladı. İki sıçan atladı, Kurbağa kanatlandı. Bit kadın, damdan düştü, Pire kadın, saçını başını yoldu. Masal, masal maniki, tırnağı var on iki. On ikinin yarısı, fındıkçının karısı, Masal, masal matitas, kaynanamın başı tas. Kuyuya indi çıkamaz, pır pır etti uçamaz.
Evvel zamanda, kalbur kazanda, bir varmış, bir yokmuş, Allah’ın kulu çokmuş, Bir memlekette fukara bir adamın, üç kızı varmış, Günlerden bir gün, evde yiyecekleri kalmamış. Kızlar, biraz iplik bükmüşler ve babalarına: “Baba, şunları çarşıya götür de sat. Evimiz için biraz yiyecek al,” demişler.
Babaları, iplikleri alarak çarşıya gitmiş. Pazarda dolaşmış, dolaşmış, ama hiç kimselere satamamış. Hiç olmazsa iplik parasına vereyim, diye düşünürken karşısına bir ak sakaklı ve elinde bastonu olan bir ihtiyar çıkmış, “Selamün Aleyküm. Benim adım Tahir. Baba, ne satıyorsun?” demiş,
Yaşlı adam, “Oğlum, akşama kızlarıma yiyecek alabilmek için bükülmüş ip satıyorum ama kimse almadı ne yapalım nasib böyleymiş” demiş, Yaşlı Tahir: “Bu iplikleri kim büküyor?” diye sormuş.”Kızlarım bükerler, ben satarım,” demiş. Yaşlı Tahir, ona bir sürü para verip iplikleri almış. Sonra da: “Kızının birini bana verir misin?” demiş. Adamcağız şaşırmış, ne diyeceğini bilememiş sonra: “Durup dururken böyle bir teklif getirilirmi efendi. Hem kızlarıma bir danışmam lazım”, demiş. Yaşlı Tahir’i peşine takarak evine kadar getirmiş, Büyük kızına demiş ki: “Kızım bak durumumuz ortada. Seni bu adama versem varır mısın?” Kız: “Arap’a varıp da ne yapayım?” demiş.
Sonra ortancasına sormuş. O da ablası gibi cevap vermiş. En küçüğüne sormuş, Kızcağız: “Ne yapayım, varırım. Hiç olmazsa evden bir boğaz eksilmiş olur baba. Hem sen hem de ablalarım rahat edersiniz” demiş. Yaşlı Tahir kızın babasına bir çuval altın vermiş ve adamı sevindirerek kızla beraber evden ayrılmışlar, Biraz gittikten sonra, Yaşlı Tahir: “Yum gözlerini,” demiş, Kız, gözünü yummuş. Tahir, aç deyince açmış. Bir de bakmış ki, büyük bir sarayın içinde. Hizmetçiler, kızın koluna girmiş, merdivenlerden yukarı çıkarıyorlarnnış. Kız, kendini cennette sanmış. Hizmetçiler, onu üst katta elmaslarla, incilerle, mücevherlerle döşenmiş; duvarları ve tavanı altın, gümüş yaldızlarla bezenmiş bir odaya çıkarmışlar. O, köşede otururken, hizmetçiler de karşısında el pençe divan duruyorlarmış. Kıza, incilerle süslenmiş samur bir kürk ve altın pullarla işlenmiş bir elbise getirmişler. Kızın üstünü değiştirmişler, Uzatmayalım, akşam olunca bir sofra kurmuşlar ki, hani bir kuş sütü eksikmiş. Kız, yemeğini yemiş ve altın bir tepsi içinde gelen şerbetlerden içmiş, Sonra da oturduğu yerde uyuya kalmış, Hizmetçiler, onu yatağına taşımışlar, Kız, sabaha kadar mışıl mışıl uyumuş. Masallarda günler çabuk geçer. Kız, istediği önünde istemediği arkasında rahat bir hayat yaşıyormuş. Hizmetçiler, bir dileğini iki etmiyorlarmış. Böylece günler geçmiş. Kız, babasını ve kardeşlerini çok özlemiş.
Bir gün, onu buraya getiren Yaşlı Tahire: “Lala, beni birkaç günlüğüne kardeşlerime götürmez misin?” demiş. Yaşlı Tahir: “Bana lala deme, benim adım Laklaka’dır,” demiş. Meğer Tahir ismini hiç kullanmaz, sarayda kendisini Laklaka olarak tanıtırmış ve sarayın baş kahyası imiş, Kız, o gün Laklaka’dan bir söz alamayınca, ertesi gün yine: “Bir iki gün beni götür onların yanında bırak. Babamı ve kardeşlerimi çok özledim ey Laklaka” diye yalvarmış. Arap: “Peki, yarın gideriz,” diye söz vermiş. Laklaka, o akşam beye danışmış, Bey: “Götür, ama sakın yanından ayrılma,” diye tembihlemiş.
Ertesi gün Laklaka, yanına bir çuval altın alarak, kıza: “Yum gözünü,” demiş. Kız, gözünü yummuş. Gözlerini açtığında kendisini babasının evinin önünde bulmuş, Hemen kapıyı çalıp, içeri girmiş. Kardeşleri ve babası, onu gördüklerine çok sevinmişler. Hasretle kucaklaşmışlar. Uzun uzun sohbet etmişler. Kızın babası, Arap’ın verdiği para ile bir dükkân açmış; güzel güzel geçiniyorlarmış. Laklaka, adama bir sandık dolusu altın vermiş, O sırada, kız dışarı çıkmış.
Kardeşi, gizlice: “Nasıl, rahatın yerinde mi?” diye sormuş. Kız: “Rahatım yerinde, ama gece bana bir şurup içiriyorlar sızıp kalıyorum,” diye cevap vermiş, Kardeşi: “Beyi hiç görüyor musun?” demiş. “Gittim gideli bu Laklaka’dan başka erkek görmedim,” demiş.
Kızın kardeşi: “Sana bir sünger vereyim de, gece şurubu getirdiklerinde içiyor gibi usulca süngere dök, Mahsustan sızmış gibi yap; bakalım sana ne yapıyorlar”, demiş.
Neyse, birkaç gün daha kaldıktan sonra, yine saraya dönmüşler. Kız, o akşam sarayda verdikleri şerbeti içiyormuş gibi çenesinin altından koynundaki süngerin içine akıtmış. Sonra da yalancıktan sızmış, Hizmetçiler, onu yatağına taşımışlar; güzelce yatırıp, çıkmışlar. Az sonra, odanın kapısı açılmış. İçeriye bey girmiş ve yatıp, uyuya kalmış. Kız, beyin iyice uyuduğundan emin olunca eline mumu alıp, beyin yüzüne bakmış. Yanında uyuyan bey, ayın on dördü gibi bir delikanlıymış. Gömleğinin aralığından bir ışıltı görmüş. Kız, gömleği açıp bakmış. Bir de ne görsün? Beyin karnı altındanmış. Kız, şaşkınlık içinde beyi seyrederken mumun yağı beyin karnına damlayıvermiş. Bey, hemen sıçrayıp kalkmış. Karşısında, elinde mumla birdenbire kızı görünce:
– Demek bana oyun oynadın! Öyleyse, beni yedi yıl ayağında demir çarık, elinde demir değnekle ara, o zamanı bulursun, deyip, kaybolmuş. Günlerce gelmemiş. Meğer genç kız bir kere gördüğü beye deliler gibi aşık olmuş.
Kız, kendine bir demir çarık, bir de demir değnek yaptırmış. Çarığı ayağına geçirip, değneği de eline alarak yola çıkmış. Az gitmiş, uz gitmiş. Dere tepe, düz gitmiş, Bir de arkasına bakmış ki, bir arpa boyu yol gitmiş. Her neyse, var varanın, sür sürenin, parasız çayhaneye girenin, okka çömleği başında paralansın diyerek, bir başında boynuzu, ayağında mahmuzu, bir dev anasına rast gelmiş. Dev anasına selâm vermiş, o da selâmını almış.
Dev: “Nerden gelip, nereye gidiyorsun?” diye ağzını yoklayınca, kız da, olduğu gibi her şeyi anlatmış. Dev anası: “Şah Yusuf’u kim tanımaz. O merhametli, cömert ve gerçekten çok yiğit bir adamdır, az önce ağlayarak buradan geçti. İleride bir dev var, ona sorarsın,” demiş.
Kız, hemen kalkıp o devin yanına gitmiş, Ona selâm verip, şah Yusuf’u sormuş,
Dev, “Şah Yusuf buradan geçti, ama nereye gittiğini bilemiyorum,” demiş.
Kız, oradan ayrılıp yoluna devam etmiş. Bu kez bir cüceyle karşılaşmış. Cüce tarlasında çifti ile çubuğu ile uğraşmaktaymış. Kız, selâm vermiş. Dev, selâmını almış. Kız: “Şah Yusuf buradan geçti mi?” diye sormuş. Cüce “Neden sordun”? demiş.
Meğer bu cüce Şah Yusuf’un halasının kocasıymış. Kız, ona her şeyi anlatmış, Cüce: “Öyleyse, sen bizim akrabamız sayılırsın, İstersen yanımızda kal. Şah Yusuf, yedi yılda bir kere beni görmeye gelir. O zaman onu görürsün,” demiş. Kız, kabul etmiş ve cücenin ellerini öpmüş. Cüce: Benim kırk tane oğlum var; gelir, seni görürlerse yerler”, diyerek kıza bir tokat vurmuş ve onu elma yaparak rafa koymuş. Akşam olunca, devin çocukları gelmiş. Analarına: “Burada insan eti kokuyor,” demişler. Anaları; Oğullarım, burada insanoğlunun ne işi var?” Demiş. Anaları: Şimdi buraya birisi gelse, bana selâm verip ellerimi öpse ve “Beni evlâtlığa alır mısın?” diye sorsa, ne yaparsınız?
Çocuklar: “ Artık bizim kardeşimiz olur, ona bir şey yapmayız, Güzel güzel geçiniriz,” demişler.
Dev anası, elmaya bîr tokat atmış ve kıza: “Git, ağabeylerinin ellerini öp,” demiş.
Kız, devlerin ellerini öpmüş ve onların yanında yedi yılı geçirmiş. Yedi yıl dolunca, Şah Yusuf’un teyzesi: “Şah’ın gelmesi yaklaştı. Biraz süslen, güzel elbiseler giy, Şah Yusuf gelince, su isteyecektir. Suyu içtikten sonra, bardağı alırken yalancıktan tutamamış gibi yapar ve bardağı düşürüp kırarsın, O zaman ben seni, dövmeye kalkarım; bakalım Şah Yusuf seni seviyor mu? Eğer seni seviyorsa, döverken bana engel olacaktır,” diye öğütler vermiş.
Yedi yıl sonra, Şah Yusuf teyzesinin evine gelmiş, Şah Yusuf’ta bir keder, bir kaygı, bir tasa varmış ki, böylesi görülmemiş, Teyzesi: “Canım, niçin böyle bir tuhaf duruyorsun? Her zaman, çok neşeli olurdun. Şimdiyse büyük bir yas içindesin, Ne oldu?” diye sormuş, Şah: “Bugün biraz hastayım,” demiş. Ama cücenin hanımı, her şeyi anlamış. Yemek yerlerken. Şah su istemiş. Teyzesi, kızdan su istemiş. Kız, billur bardakla suyu getirip Şah’a vermiş. Şah, kızı karısına benzettiği için, suyu içerken kıza bakıyormuş. Bardağı verirken kız, tutamamış gibi yapıp kırmış. Dev, hemen yerinden fırlayıp; “Gözlerin kör müydü, niye bardağı düşürdün?” diye, kızı dövmeye başlamış.
Şah Yusuf, ayağa kalkıp: “Aman teyze bir kazadır oldu! Benim hatırım için bağışla,” diye yalvararak devin önüne geçmiş, Dev: “Haydi, defol! demiş ve kızı kovmuş. Şah Yusuf, teyzesine; “Bu hizmetçiyi nereden aldin? Bana satar mısın? diye sormuş, Teyzesi: “Ah oğlum! O bana çok yardımcı oluyor, nasıl satarım,” demiş.
Şah, birkaç gün teyzesinde kaldıktan sonra gitmiş. Yedi yılda bir gelen şah, üç ay sonra yeniden gelmiş.
Dev, kıza: “Senin için geldi. Şimdi, biz sofraya oturduğumuzda sen yemek sahanını getirirken devir,” demiş. Yemeğe oturduklarında kız, devin öğrettiği gibi sahanı devirmiş. Dev, yine sofradan kalkıp: “Seni sakar seni! Misafir olduğu zaman mı böyle terbiyesizlikler yapıyorsun?” Demiş ve kızın üstüne doğru yürümüş. Şah, teyzesine yalvararak: “Aman teyzeciğim! Bu sefer de bağışla. Bir daha yaparsa, onun yerine beni döv,” diyerek kızı kurtarmış. Şah, birkaç gün kalıp, gitmiş. Dev, kıza: “Şimdi, o dayanamaz yine gelir, O zaman sen kapıyı aç ve kim olduğunu söyle. Ona daha fazla üzüntü vermeyelim. O gelmeden güzel elbiselerini de giy, demiş.
Kız, bir gün pencereden bakarken uzaktan Şah Yusuf’un geldiğini görmüş. Hemen giyinip, Yusuf’u karşılamış. Şah, içeri girince, kızı görür görmez karısı olduğunu anlamış. Ama bir türlü sormaya cesaret edememiş. Kız, şüphelendiğini anlamış ve her şeyi anlatmış. Şah Yusuf. hemen teyzesinin yanına gitmiş. Teyzesinin elini öperek, kızı götürmek için ondan izin istemiş,
Dev:”Haydi, bu kadar çektiğiniz yeter. Evinize dönün” demiş.
Şah Yusuf, kızı alarak saraya dönmüş. Saraydakiler, onları gördükleri zaman çok sevinmişler. Çünkü Şah Yusuf kızdan ayrıldığı günden beri kederinden hiç sarayına gelmemiş. Saraydakiler, öldü mü kaldı mı diye gece gündüz yas tutuyorlarmış, Şah, kırk gün kırk gece düğün yapıp kızla evlenmiş. Kız, babasını ve kardeşlerini de sarayına getirtmiş. Hep beraber, sonsuza kadar mutluluk içinde yaşamışlar,



