Sayı 31

Celalin Sarmanı Masalı

Celali̇n Sarmani Masali 

KARAKTERLER : Kunduracı Celal Amca, İki Kalfası, Sarman(Kedi)

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal iken eski hamam içinde. Hamamcının tası yok, hamamın kurnası yok. Oturdum bir göbek taşına, bu taşın ortası yok. Yukarıdan patladı pencere, ateşte kaynadı tencere. Hey nerede nerede, ördük yüzdü derede. Ben ördeği yiyemem, eşşeğe dayı diyemem. Vaktin kıymetini bilenlerin toplandığı bir mecliste masal anlatmaya geldim. İşte masalımız buyrun dinleyin bakalım.

Vakti zamanında Bursa ilinin, Çekirge ilçesinde ilçenin tam ortasında bir park varmış. Bu parkın hemen yan tarafındaki otobüs durağının teneke haznesinin duvarına dayalı bir konteyner dükkanda kundura tamirciliği yapan, ara ara da yeni ayakkabılar imal eden bir usta varmış. Bu ustanın ismi Celal usta imiş. Ancak bu usta biraz huysuz, biraz öfkeli ve çokça da sessiz bir adammış. Çoğunlukla gelen müşterilerinin ayakkabıları giyiş şekillerinden nasıl bir insan olduklarını anlar ve onlara kızarmış. “Şu ayakkabıları düzgün giyemiyorsunuz. Yamuk yumuk giyiyorsunuz. Sağına soluna basıyorsunuz ondan sonra ayakkabının şirazesi kayıyOr haydi bakalım Celal usta şunu tamir et. Ben bunun nesini tamir edeyim.” Diye. 

Ancak çok iyi bir usta olduğu ve her türlü ayakkabıyı ustalıkla tamir ettiği, işini de çok temiz ve dikkatli bir şekilde yaptığı için herkes onu tercih ediyormuş. Bu Celal ustanın iki tane de kalfası varmış. Bunlar aslında iki kardeşmişler ve birbirlerinden hiç ayrılmazlarmış. Celal ustanın yanına ikisi birden gelmişler, ikisi birden iş istemişler, ikisi birden usta sen ne verirsen biz ona razıyız, yeterki mesleği bize öğret demişler. 

Bunun üzerine usta bunları yanına almış. Önce dükkanın içini, dışını temizletmekle başlatmış işe. Daha sonra ayakkabı boyamayı öğretmiş. Bir keresinde kalfa kardeşlerden biris “Canım ayakkabı boyamakta ne var. O kolay iş” demeye getirmiş. Celal usta köpürmüş bu söze “Ayakkabı boyamak ustalık isteyen ince bir iştir. Çünkü boyadığınız ayakkabı ile siz karakterinizi yansıtıyorsunuz, giyen karakterini yansıtıyor, görenin duyguları açığa çıkıyor.” Diye azarlamış. 

Hatta boyadıkları ilk ayakkabıları da hiç beğenmemiş ve bir kere de kendisi boyayıp pırıl pırıl etmiş. Sonra da sökük ve yırtık dikmeyi, taban yapıştırmayı, ökçe sökmeyi, saya dikmeyi öğretmiş sırasıyla. İki yıldır yanında olan bu kalfalar sonunda Celal usta kadar olmasa da ayakkabı tamirini yapacak kadar kendilerini geliştirmişler. Her sabah erkenden dükkanı açarlar, önce içini, sonra dışını süpürüp temizlerler, sora çayı koyarlarmış. Kış günlerinde dükkanın içinde kurulu olan ve yaz kış hiç kalkmayan küçük karınlı döküm sobayı yakarlar ve kış günlerine özel ıhlamur demliğini sobanın üzerine yerleştirirler, sonra da günlük işlerine besmele çekerek başlarlarmış. 

Celal usta hiç sektirmeden saat 9 dedinmi dükkana gelirmiş. Ne önce, ne sonra. Yaz kış böyleymiş. O yüzden de kalfalar saat yedide dükkanı açarlar ve ustaları için hazırlık yaparlarmış. 

Celal usta hayvanları özellikle de kedileri hiç sevmezmiş. Öyleki en küçük bir miyavlama sesi bile ustayı çileden çıkarmaya yeter, çekici ile önündeki örse vurup hiddetle dişlerinin arasından tıslarmış. “Yine geldiler. Ulan şu kedileri ortadan kaldıracak bir formül bulunamadı gitti” diye kendi kendine öfke ile söylenirmiş. 

Şiddetli yağmurun yağdığı bir günde Celal Usta’nın kalfaları olan iki kardeş, dükkana gelirken yağmurdan sırılsıklam ıslanmış, çaresiz bir şekilde titreyen yavru bir kedi bulmuşlar. Hava soğuk olduğu için hem üşüyor, hem de iliklerine kadar ıslanmış vaziyette öylece korku ve tedirginlik içinde etrafa bakıyor, zayıf cılız sesi ile adeta imdat istiyormuş. Üzülmüşler ve acımışlar haline. Celal ustanın kedileri hiç sevmediğini bilmelerine rağmen onu alıp dükkana getirmişler. Güzelce kurulayıp yaktıkları sobanın yanında bir karton kutunun içine yerleştirmişler. Sonra bir kuru mama koyup önüne koymuşlar karnını doyurmasını izlemişler. Öyle sevimli, öyle güzel bir kediymiş ki, iki kardeş de çok sevmişler ve ısınmışlar kediye. 

Celal usta her zamanki vakitte gelmiş dükkanına tabi. Paltosunu ve ceketini çıkarıp kalfasına vermiş, sonra önlüğünü bağlayıp tezgahının başına oturmuş. O vakte kadar da sobanın yanında duran karton kutunun içindeki kediyi fark etmemiş tabi. Eline aldığı kenarlarından patlamış bir bayan ayakkabısını tamir etmek için çalışmaya başlamış. Tam bu sırada karnı doyan, kurulanan ve ısınan kedi uyanmış, karton kutunun içinde uzun uzun gerinerek uyuşan kemiklerini ve kaslarını açmış, sonra da neşe içinde miyavlamış. 

O sesi duyan celal usta hemen başını kaldırmış ve sesin geldiği yere, sobanın yanındaki karton kutunun bulunduğu yere doğru hışımla bakmış ve ööfke ile haykırmış. “O kutuda kedi mi var?” Büyük kalfası “Evet usta” demiş tedirgin ve çekingen. “Gelirken yolda bulduk. Çok ıslanmıştı yağmurda, titriyordu çaresizdi ve karnı da açtı. Belliki yapayalnız kalmış ve gidecek bir yeri yoktu. Bizde aldık burada kuruladık, ısıttık, karnını doyurduk.” Demiş. Celal usta hiç tereddüt etmeden, “atın onu dükkandan, burada istemiyorum” deyip başını önündeki işine çevirmiş. Kedi konusunda tavizinin olmadığını bilen çocuklar karton kutuyu alıp dükkanın penceresinin altına koymuşlar ama bir de oyun düşünmüşler. 

Kediyi dışarı çıkaran küçük kardeş çok güzel kedi taklidi yaparmış. Yavru kediyi dışarı çıkarıp koyduktan sonra dükkana girmemiş. Pencere tam da celal ustanın çalıştığı tezgahın yanında imiş. Hava soğuk ve ara ara yağmur yağmaya devam ediyormuş. Kedinin yanında kalan küçük kardeş bir süre sonra kedi miyavlaması taklidini yaparak dışardan seslenmiş. “Celal usta sen sıcacık odada, ben soğuk sokakta. Üşüyorum, donuyorum, karnım aç. Ne olur bir köşecik sobanın başında” diye. 

Celal usta önce anlamamış ne dediğini. Sonra aynı sözler tekrar edilince pencereden dışarıya bakmış ve bir şey görememiş, sonra kalkıp dükkanın dışına çıkıp pencerenin yanına geldiği zaman kedinin yanında oturan kalfasını ve görmüş. Kalfa, sırtını dükkanın duvarına verip oturduğu için ustasının geldiğini görmemiş ve kedi gibi konuşmaya devam ediyormuş. “Celal usta sen sıcacık odada, ben soğuk sokakta. Üşüyorum, donuyorum, karnım aç. Ne olur bir köşecik sobanın başında” diye. 

Birden “ne yapıyorsun oğlum burda” diye sesleniverince kalfası korkudan yeriden sıçramış ve tıpkı korkan bir kedi gibi çığlık atmış. Onu duyan yavru kedi de karton kutunun içinde aynı sesi çıkarmış. Celal usta bunu görünce başlamış gülmeye. “Yahu hanginiz kedi. Senmi kedisin, bu mu kedi” diye gülüyormuş. Sonra da “Tamam tamam alın içeri. Ama dükkanı kirletirse, pisletirse sorumluluk sizin ona göre” demiş. 

Kalfalar çok sevinmişler. Yavru kediyi sobanın başına oturtmuşlar. Ertesi gün yavru kedi için bir mama kabı ve bir de su kabı getirmişler dükkana. Yavru kedi çok kısa sürede hem kalfalara, hem dükkana hem de celal ustaya alışmış, ısınmış. Kendince oyunlar oynamaya, önüne attıkları deri parçaları ile uğraşmaya ve onları atıp tutmaya, saklayıp bulmaya çalışarak sevimli, şirin ve çok güzel bir görüntü oluşturmaya başlamış. 

Dükkana gelen müşteriler de bu yavru kediyi çok seviyorlarmış. Hatta kimileri de sadece o kediyi sevmek için dükkana geliyorlarmış.

Hatta artık Celal ustada öğlen yemeğinde kediye de kendi yemeğinden pay veriyor, yemeğini onunla paylaşıyormuş. Kedi celal ustayı da çok sevmiş. Zaman zaman yanına gidiyor, ayaklarına dolanıyor ve ustanın kendisini sevmesine izin veriyormuş. 

Gel zaman git zaman bu şirin ve sevimli kedi büyümüş, yakışıklı, güzel ve alımlı bir sarman olmuş. Öyleki neredeyse dükkanın uğuru ve bereketi haline gelmiş. Mahalleli de kediye Celalin sarmanı diye isim bile takmışlar. Her gün dükkanın açılışını dört gözle bekleyen Celalin sarmanı kapının açılması ile dışarı fırlıyor, hemen yakındaki parka gidip ihtiyacını gideriyor, sonra temizlenip geliyor, sütünü içip mamasını yedikten sonra yalanıp kendisini temizliyormuş. Celal usta geldiği zaman da hemen onun yanına gidip ustanın ayağına, paçasına, koluna dokunuyor, başıyla onu selamlıyor ve hoş geldin diyormuş adeta. 

Yine böyle günlerden birinde Celal usta öğle namazını kılıp tezgahının başına oturduğu zaman Celalin Sarmanı birden ayaklanmış ve ustanın hemen yanına gelip garip sesler çıkarmaya başlamış. Sırtını kabartmış, pençelerini çıkartmış ve adeta öfke dolu bir sesle Celal ustanın arkasında bir yere odaklanmış ve saldırmaya hazır hale geçivermiş. 

Celal usta tedirgin olup yerinden kalkmış ve kalfalarına seslenmiş. “Oğlum buna bir şey oldu, bakın bakayım” diye. Zaten kalfalarda Celalin Sarmanından o sesleri duyunca hemen ayaklanmışlar ve tezgahın yanına gelmişler. Ustanın iş yaparken oturduğu sandalyeyi kenara çekince kedinin niye öfkelendiğini ve garip sesler çıkardığını görüvermişler. 

Sandalyenin arkasına kocaman bir yılan çöreklenmiş ve diliyle havayı kokluyor, başını sağa sola çevirip tıslıyormuş. Zehirlimi değilmi bilmedikleri yılanı Celalin Sarmanının gösterdiği tepki sayesinde bulmuşlar. Yoksa normal olarak görebilecekleri bir yerde değilmiş çünkü. 

Celal usta, “Aman çocuklar canını yakmadan dışarı çıkarın şu hayvanı” diye seslenmiş. Kalfa kardeşler ustanın bir hayvan için böyle bir şey söyleyebileceğini asla tahmin etmedikleri için bir an şaşkınlıkla birbirlerine bakmışlar. Sonra büyük kalfa belgeselde seyrettiği bir yılan yakalama tekniğini hatırlamış. Hemen komşu nalburdan bir su borusu almış, borunun bir ucunu çuvalın içine sokmuş bir ucunu da dışarda bırakmış. Sonra da yılana doğru boruyu yaklaştırıp kafasını borunun içine almış. Yılan kendiliğinden çuvalın içine akıvermiş zaten. 

Hemen boruyu çıkarıp çuvalın ağzını büzmüş bağlamışlar. Sonra da belediyeyi arayıp durumu bildirmişler. Az sonra gelen belediye ekipleri çuvalın içindeki yılanı alıp yakındaki ormana götürüp bırakmak üzere ayrılmışlar dükkandan. 

Tabi Celal usta, kedinin kedisine zarar verme ihtimali olan yılandan haberdar olur olmaz yaptıklarını ve gösterdiği tepkiyi tekrar tekrar hatırlamış, eşine dostuna anlatmış ve onu çok sevmiş. Artık her gün ona kuru mamasını Celal usta alıyor, zaman zaman yaş mama, ödül maması ya da kasap Hamza efendi den tertemiz bir parça ciğer getirip kendi elleriyle doğrayıp pişiriyor ve sarmana yediriyormuş. 

Bebekliğinden beri deri parçaları ile oynaşmayı seven sarman yine bulduğu bir deri parçasıyla oynamaya başlayınca Celal usta kalfalarına seslenmiş ve “Bana bakın çocuklar. Bu kedinin adının Celalin Sarmanı olduğunu biliyorum. Öylede kalacak. Ayrıca görüyorsunuz, deriyi en az sizin kadar tanıyor ve biliyor. Dikkat ettim her deri parçası ile oynamıyor. Kaliteli ve temiz derilere ilgisi var. Bundan sonra üçüncü kalfamda Celalin Sarmanı’dır ona göre” demiş. 

Tabi bu şakaya hepsi beraber kahkahayla gülmüşler. Onlar gülerken Celalin sarmanı da bulduğu süet bir deri parçası ile oynamaya devam ediyormuş. Böylece uzun seneler Celalin Sarmanı, Celal usta ve kalfalarıyla mutlu bir şekilde yaşayıp gitmişler. Celal usta’da sadece kendi kedisine değil, tüm sokak kedilerine ve diğer hayvanlara karşı çok merhametli davranmaya, fırsat buldukça onları doyurmaya devam etmiş. Böylece yüreğindeki merhamet damarları ve içindeki hayvan sevgisi o kadar artmış ki, bunun mutluluğu yüzüne vurur olmuş. 

Bu masal da burada bitmiş. Celalin sarmanı muradına ermiş, bizde kerevete çıkalım mı? 

İlgili Makaleler

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün