
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Develer tellâl iken, pireler berber iken. Ben anamın beşiğini, tıngır mıngır sallar iken, Bir padişahın oğlu varmış.
Şehzade, avcılık ve cirit atmada çok ustaymış. Günlerden bir gün ava çıkmış ve o sırada altın boynuzlu bir geyik görmüş. Geyik o kadar güzelmiş ki, şehzade onu öldürmeyip, canlı olarak yakalamaya karar vermiş, Babasına armağan etmeyi düşünüyormuş.
Kemendiyle geyiği yakalamak için ilerlediği sırada, hayvan onu fark etmiş. Ok gibi yerinden fırlayarak kaçmaya başlamış. Şehzade, hemen atına atlayıp düşmüş güzel geyiğin peşine, Geyik kaçmış, o kovalamış; geyik kaçmış, o kovalamış. Ama, bir türlü geyiği yakalayamamış. Geyik, sonunda bir bahçeye girip, ortadan kaybolmuş. Şehzade de bahçeye doğru sürmüş atını.
Bahçeden içeriye girdiğinde birde ne görsün. Her yer güllerle dolu. Bahçe çok güzel kokuyor. Birde bahçenin ortasında ihtiyar bir adam elinde bir makas gülleri buduyor. Bir yandan da “Ah Gül sultan güllerin sultanı nettin neyledin, beni esir eyledin, güllere köle eyledin” diye söylenip duruyormuş.
Şehzade çok şaşırmış ve ihtiyar adama selam vermiş. İhtiyar arkasından gelen sese döndüğü zaman çok şaşırmış, hem de çok sevinmiş ve hemen sormuş genç şehzadeye.
“Aman oğul sen kimsin, nesin, necisin,buralarda ne arıyorsun. Nerden geldin? “
Şehzade arka arkaya gelen bu sorular karşısında gülümsemiş ve
“Bahçıvan amca hele bir nefeslen, dur anlatayım.” Diyerek altın boynuzlu geyiğin peşinden buraya kadar geldiğini, onu yakalayıp padişah babasına hediye etmek istediğini söylemiş. Bunun üzerine ihtiyar adam üzüntü içinde şehzadeye demi şki,
“Aman oğul o geyik filan değil, beni de senin gibi tuzağına düşürdü. O kötü kalpli bir büyücü. Bu bahçe de onun ve kızının bahçesidir. Kızının ismi de Gül sultandır.”
Şehzade çok merak etmiş ve sormuş.
“Peki nerdedir bu gül sultan dediğin?”
İhtiyar adam, “İşte şu sarayın içinde yaşarlar ama sakın oraya gideyim deme kapısında aslanlar kaplanlar bekler ve bir çırpıda seni parçalarlar.”
Şehzade yeniden sormuş, “Peki amca sen burda ne yapıyorsun?”
“Oğul ben Kaf dağındaki serendip ülkesinin padişahının bahçıvanı idim. Yetmiş yıl önce beni de senin gibi bir altın boynuzlu geyikle kandırdı ve peşine düşürüp buraya getirdi. Çünkü hem Gül Sultan, hem Annesi çok mahir ve usta birer büyücüdürler. O gün bugündür bu bahçenin güllerine bakar onları yetiştiririm. Her gün ikindi vakti gül sultan annesi ile birlikte bahçeye iner ve bu güllerin en güzellerini kendilerine alırlar, onunla şerbet yaparak içerler ve bu gül şerbeti ile yaptıkları büyü onların ömürlerine ömür katar.”
Şehzade “Ben seni buradan kurtaracağım amca, sen merak etme” demiş. “Ama önce şu gül sultanla annesini bir göreyim” diye eklemiş.
Yaşlı adam
“Aman oğul sakın o saraya girme çıkamazsın”
Şehzade,
“Amca mutlaka bir çıkışı vardır. Niye öyle diyorsun?”
“Oğul var çıkışı olmasına var ama senin oraya ulaşman imkansız. Çünkü sarayın içinde sırlı oda vardır, o odada bir sepet dolusu cennet gülü yaprakları vardır. O yapraklardan bir avuç alıp bahçeye serptiğin zaman ancak buradan çıkış yolu görünür. Onu almak içinde kapısındaki aslanları ve kaplanları geçmen lazım” demiş.
Genç şehzade hemen eline kılıcını mızrağını almış ve saraya doğru yürümüş. Önce kapısındaki aslan ve kaplanı görmüş. Onlarda şehzadeyi görünce homurdanmaya başlamışlar ama şehzade korkusuzca üzerlerine yürüyünce ve “Sizin canınızı yakmak istemiyorum. Çekilin önümden” demiş. Aslanla kaplan şehzadenin cesaretinden korkmuşlar ve geçmesine müsaade etmişler.
Saraya giren şehzade ihtiyar bahçıvanın tarif ettiği kapıya gelmiş. Bakmış orada da bir aslanla bir kaplan bekliyor. Onlarda şehzadeyi görünce hemen ayaklanıp ona doğru yürümeye başlamışlar. Şehzade “Ben bir aslan avcısıyım. Ama sizin canınızı yakmak, size zarar vermek istemiyorum” demiş. Aslan şehzadenin yolundan çekilmiş ama kaplan üzerine doğru atılmış.
Şehzade mızrağının demir tarafıyla kaplanın kafasına sert bir darbe indirince kaplan sersemlemiş. Dile gelmiş “Ey insanoğlu isteseydin beni öldürebilirdin ama sen kafama vurmakla yetindin. Anladımki sen gül sultan gibi merhametsiz değilsin. Bizi serbest bırak gidelim. Sende var git yoluna”
Şehzade hemen arslanla kaplanın bağlarını çözmüş onlarda çekilip gitmişler.
Şehzade odaya girmiş, cennet güllerinin yaprakları ile dolu olan sepeti almış ve yeniden geldiği yoldan bahçeye çıkmış. Hemen ihtiyarın yanına gelerek onun anlattığı şekilde gül yapraklarını bahçenin üstüne serpmiş. Gerçek gül yaprakları bahçeye serpilir serpilmez, ihtiyar bahçıvanın günlerdir hiç durmadan budadığı güller birer çalıya dönüşüvermiş.
Bu sırada bahçeye çıkan gül sultan ve annesi üzerlerine düşen cennet gülü yapraklarının etkisiyle çığlıklar içinde eriyip su gibi yerde akıvermişler.
İhtiyar bahçıvan büyü ile kaçırıldığı günkü gibi genç bir delikanlı haline gelivermiş ve o çalı çırpı yığının arasında açılan bir yoldan bahçenin dışına çıkmışlar birlikte.
İhtiyarken gençleşen bahçıvan şehzadeye teşekkür etmiş ve “bundan sonra sizin hizmetinizdeyim efendim” diyerek bağlılığını göstermiş.
Şehzade de bu mahir ve usta bahçıvanı alarak babasının sarayına götürmüş. Babasına başından geçen tüm macerayı anlatmış. O günden sonra huzur içinde yaşayıp giderken bu usta bahçıvan sarayın bahçesini öyle güzel bir hale getirmiş ki tüm dünyanın her yerinden o bahçeyi görmeye geliyorlarmış.
Bu masalda burada bitmiş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.
Gökten Üç elma düşmüş, birisi bu masalı anlatanın, diğeri dinleyenin, biri de yazanın başına olsun…



