Sayı 32

DEĞİRMENCİ VE KURNAZ TİLKİ

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde diye başlar masallar. Bizde öyle başladık geleneği bozmayalım diye. 

Yılın sonbahara döndüğü, rüzgârın yaprakları havada uçurtmalar gibi savurduğu bir vakitmiş. Kuru dallar çıtır çıtır sesler çıkarır, uzaklardaki dağlar ufka sis gibi yaslanırken, küçük bir köyün ucunda, derenin kıyısına kurulmuş eski bir değirmen döner dururmuş.

Bu değirmenin sahibi Hakkı Usta’ymış; beyaz sakalı göğsüne dökülen, elleri nasır tutmuş, kalbi dualarla yumuşamış bir adam. Günlerini buğday öğütmekle, tavuklarıyla konuşmakla, yalnızlığıyla dost olmakla geçirirmiş.

Değirmenin yanı başındaki kümeste, sabah güneşiyle cıvıldaşan tavuklar, civcivler, bir de aheste yürüyen bir horoz yaşarmış. Kısacası, değirmen sadece taşla değil, aynı zamanda sevgiyle dönermiş.

Yine böyle güzel günlerden birinde bakın neler olmuş?

Uzak ormanların bir köşesinde, gözleri açlıktan çökmüş, yüreği yorgunlukla daralmış bir tilki dolanıp dururmuş. Ne bir kemik bulabilmiş, ne de bir lokma ekmek. Toprak bile ona düşman kesilmiş sanki, rüzgâr bile onun açlığını kulağına fısıldarcasına kuru esermiş onun başının üstünde. Artık yavaş yavaş umudunu yitirmeye başladığı bir gün, aç ve susuz bir vaziyette değirmenin hemen yanındaki tepeye tırmanırken bir de ne görsün. Tepenin hemen aşağısında Hakkı Dayının değirmeni!

Kırmızı kiremitleriyle güzel bir bina, yanında şırıl şırıl akan derenin üzerine kurulmuş, bembeyaz rengiyle dönen değirmen dolabııyla, ona bir mucize gibi görünmüş. Ama en çok da tavuklar. Değirmenin yan duvarına sırtını vermiş kümesin içinde, tahtadan yapılmış çitlerin arasında kimi oturmuş, kimi koşturan, kimisi de kümesin dışına çıkıp yiyecek bir şeyler arayan tavuklar. Tombul, şişman ve savunmasız bir  şekilde tavuklar…

Tilkinin boğazı düğüm düğüm olmuş. Açlık aklını bulandırmış, vicdanını susturmuş. Gecenin bir vakti, ayın yüzü gümüş gibi parladığında, sinsice kümese süzülmüş. Değirmenci tavuklarına isimler vermiş. Kimine nazlı, kimine paçalı, kimine hoyrat, kimine aheste demiş. Tilki en besililerinden olan Nazlıyı gözüne kestirmiş. Gece sessizce yaklaşmış kümese ve Nazlıyı kaptığı gibi kaçıp karanlığın içinde kaybolmuş. Tabi Nazlının arkadaşları feryad figan bağırmaya başlamışlar. “Gıt gıt gıdaaakkk…Değirmenci kalk, nazlı gitti bak diye.”  

Sabah olunca her zaman ki gibi tavuklarını kontrole gelmiş ve manzarayı görmüş, görür görmezde Hakkı Usta hemen anlamış ne olduğunu.

 “Bu işte bir yaban kokusu var, bu kümese tilki girmiş.” Diye mırıldanmış kendi kendine.

Ama öfkelenmemiş. Çünkü o, yargılamak yerine anlamaya çalışanlardanmış. Düşünmüş, taşınmış. Sonra kümesin önüne bir çukur kazmış. Üzerini ince dallar ve yapraklarla örtmüş. Çukurun içine de olabildiğince yeşil otlar ve yapraklardan sermiş. Yaban hayvanı da olsa düşünce canının yanmamasını istiyormuş. 

“Belki onunla bir kelam etmek gerek,” demiş kendi kendine.

Ve sabırla beklemiş.

Tilki ertesi gece yeniden gelmiş. Açlık, akıldan üstündür bazen. Ortalıkta kimsenin olmaması, tavukların kümesinin ve tavukların savunmasız oluşları iştahını arttırmış ve tedbiri elden bırakmış elbette. Bir adım, iki adım ve üçüncü adımını atmış, ve…

Cumburlop! Kendini çukurun içinde bulmuş.

Sabah olduğunda, Hakkı Usta çukurun başına gelmiş. Eğilmiş, göz göze gelmişler. Bir yanda haylazlıkla karışık mahcubiyet, öbür yanda merhametle yoğrulmuş bir bilgelik…

“Açlık mıydı seni bu hâle düşüren?” diye sormuş usta.

Tilki gözlerini yere indirmiş:

“Açlık efendim. Hem de öyle bir açlık ki, sadece mideme değil, ruhuma da işlemiş.”

Hakkı Usta başını sallamış.

“O zaman sana bir teklifim var: Gel, şu tavuklara saldırmayı bırak. Hatta onları koru. Ben de sana her gün yiyecek, su, sıcak bir yer veririm. Ne dersin?”

Tilki şaşırmış. İnsanlar, yakaladıklarında genelde sopayı konuştururlarmış. Ama bu ihtiyar… başka bir dil konuşuyormuş: anlayışın dili.

 “Olur,” demiş tilki ve eklemiş “Bir çukurda bile olsa, bana güvenen biri çıktıysa, o güvene layık olmaya çalışırım.”

Tilki artık değirmenin sadık bir koruyucusu olmuş. Kümesi bekler, gelen sansarı, gece yaklaşan baykuşu kovar, tüyleriyle titreyen civcivlere kol kanat gerer, her türlü saldırıdan ya da tehlikeden saklarmış. Hakkı Usta ona her sabah yemek bırakırmış; bazen sıcak çorba, bazen peynirli ekmek, bazen bir avuç ceviz…

İkisinin arasında sessiz, ama derin bir bağ kurulmuş. Konuşulmamış sözler, bakışlarla anlaşılır olmuş. Usta bir yalnızlıktan kurtulmuş, tilki bir güvenden doğmuş.

Günlerden bir gün, değirmene köyün çocukları gelmiş. Tilkiyi görünce korkmuşlar:

“Tilki bu! Tavukları yer!” diye bağırmış biri

Hakkı Usta gülümsemiş.

“Her yırtıcı hep yırtıcı kalmaz evlatlar. Bir parça güven, bir dilim anlayış… Kimin neye dönüşeceğini bilemezsiniz.

Ve Hakkı Usta ile arkadaşı Kurnaz Tilki yıllar yılı bu arkadaşlığı sürdürüp mutlu bir şekilde yaşayıp gitmişler.

Masalın sonuna doğru, gökten üç elma düşmüş

Biri güven verene

Biri güvene layık olana

Biri de hâlâ masalların içinden hayatı okumayı bilen yüreklere…

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün