
Bir varmış bir yokmuş. Vakti zamanında bir ülkede adil ve merhametli bir padişah yaşarmış. Halkı o padişahı çok sever ve sürekli ömrünün uzun, hazinesinin dolu olması için dua eder dururlarmış. Çünkü ülkede her şey ve herkes huzur içinde yaşar giderlermiş.
Bir gün padişahın huzuruna ihtiyar bir kadın çıkmış. İki gözü iki çeşme. Padişah hemen tahtından inmiş, kadının elini öpmüş ve “Ana ne diye ağlarsın, derdin nedir?” diye sormuş. Kadıncağız. “Sorma oğul padişahım, sorma. Benim evimin arkasında bir meyve bahçesi var. Orada meyve yetiştirir, pazarlarda onları satar geçinirim. Ama son zamanlarda bir canavar dadandı bu bahçeye her gece gelir meyvelerimi yer, ağaçlarımın dallarını kırar, yavrularımı yaralar çekilip gider. Bizar oldum. Beni kurtarsan kurtarsan sen kurtarırsın.” Diyerek yalvarmış.
Padişah hemen kadını teselli etmiş ve “Sen merak etme anacan, ben gerekeni yapacağım, o canavarın hakkından geleceğim, hem de oğullarımla birlikte” diyerek söz vermiş ve kadını göndermiş. Daha sonra oğullarını yanına çağırmış. Durumu olduğu gibi anlatmış. Sonra da demiş ki, “Benim kahraman oğullarım, o canavarı hanginiz bertaraf ederse ona ülkemin idaresini vereceğim ve benden sonra da tahta oturacak” diyerek vaadde bulunmuş.
İlk gece büyük oğlan nöbet tutmak üzere ihtiyar kadının bahçesine gitmiş. Gece yarısına kadar nöbetini tutmuş. Gelen giden olmadığı için de rahatlamış. Ancak vakit gece yarısını geçince acaib ve garaib sesler duymaya başlamış. Birden ortaya çıkan korkunç canavarı görünce saklandığı yerde bacakları titremeye, korkudan ne yapacağını bilemez vaziyette sinmeye ve saklanmaya devam etmiş, ortaya çıkamamış. Canavar yapacağını yapmış ve çekilip gitmiş.
Ertesi sabah padişahın büyük oğlu saraya gelip canavarın gelmediğini söylemiş ama halinden ve ahvalinden herkes her şeyi anlamış. İkinci gece padişahın ortanca oğlu nöbet tutmak üzere ihtiyar kadının bahçesine gitmiş. Kılıcı elinde beklemeye başlamış ancak o da gece yarısından sonra canavarı gördüğü zaman korkudan ne yapacağını şaşırmış ve saklandığı yerden çıkamamış. O da aynı şekilde canavarın gelmediğini söyleyerek yakasını kurtarmak istemiş ama kimse inanmamış tabi.
Nihayet üçüncü gece padişahın küçük oğlu kılıcını kuşanmış, okunu, yayını, sadağını almış, ihtiyar kadının bahçesinde nöbet tutmaya başlamış. Gece yarısından sonra canavar yine ortaya çıkmış. Homurdanarak ağaçlarda kalan son meyveleri de yemek üzere hareket etmeye başlamış. İşte tam bu sırada padişahın küçük oğlu ortaya çıkarak kılıcını çekip canavarın boyun köküne “Ya Allah” diyerek indirmiş. Canavar ağır yaralanmış ve korkudan geldiği yola girip gecenin karanlığında gözden kaybolmuş, kaçmış.
Padişahın küçük oğlu canavarın ağır yaralandığını anlamış, eline aldığı fenerle onu gittiği yerde bıraktığı kan izlerinden takip etmiş. Nihayet bir kuyunun başına kadar gelmiş. Kan izleri kuyunun içine girip kayboluyormuş. Küçük oğlan yine “Ya Allah Ha Hafız” diyerek kuyunun içine ışığı tutunca bakmış ki bir merdiven aşağıya doğru iniyor. Taştan merdivenden dikkatli bir şekilde kuyunun dibine kadar inmiş. Ardına kadar açık büyük bir demir kapı görmüş kuyunun dibinde. Kapıdan geçince kocaman büyük bir bahçeye çıkmış. Bahçenin ortasında yine kocaman pencereleri, süslü kapısı, altın yaldızlı kiremitleri ile büyük bir saray varmış. İhtiyar kadının bahçesinde ağır yaraladığı o kocaman canavarın sarayın merdivenlerinde serilmiş, kaybettiği kanla ölmüş olduğunu görmüş.
Sonra cesaretle sarayın içine girmiş. Bakmış ki karşısında üç tane kapı var. Her birini açarak içeriye bakmış, içerde elleri kolları bağlı dünyalar güzeli üç kız durmakta. Hemen onların ellerini çözerek odalarından çıkmış ve büyük salonun ortasında yüzünü kapıya, sırtını da kızların bulunduğu odalara dönerek beklemeye başlamış.
Kızlar ortaya çıkınca sormuş “Hayırdır, sizin ne işiniz var burda! Diye. Meğer kızlar peri padişahının kızları imiş ve bu canavar onları esir etmiş. Her gün güneş tam tepede iken bu canavar kılığından çıkar, bir insanoğluna döner ve gelip bu kızların kapısında yalvarırmış. Onlarda hiç ses çıkarmadan onu dinlerlermiş, güneş tepeden inmeye başladığı zaman yine canavar olur ve çekilir gidermiş.
Genç şehzade “Artık korkmanıza gerek yok. Varın gidin babanızın evine size kimse zarar veremez artık” diyerek onları serbest bırakmış. Kız kardeşlerin en küçüğü, genç şehzadenin yanına gelerek demiş ki, “Ey İnsanoğlu sen bizi kurtardın. Biz bu iyiliğinin altında kalmayız. Bu bahçe yedi kat yerin altındadır. Kolay kolay yer yüzüne çıkamazsın ama bir yolu var bunun. Her gün akşam namazından sonra bu bahçede bir ak koç bir de kara koç ortaya çıkar ve birbirleriyle kavga etmeye başlarlar. Şayet fırsatını bulur da ak koçun üstüne binersen seni yedi kat yerin üstüne çıkarır. Ama olurda yanlışlıkla kara koçun üstüne binersen o vakit vay haline yedi kat yerin altını boylarsın.”
Genç şehzade kıza teşekkür etmiş ve beklemeye başlamış. Akşam ezanı okunmuş, şehzade güzelce abdestini alıp namazını kılarken arkasından sesler gelmeye başlamış. Namazını bitirip dönünce bir de ne görsün, hakikaten de peri padişahının kızının dediği gibi bir ak koç, bir kara koç karşı karşıya geçmişler birbirlerine tos vurup duruyorlar.
Şehzade fırsatını kollayıp ak koçun üstüne binmeye çalışırken yanlışlıkla kara koçun üstüne binivermiş. İşte tam bu sırada ortalık zifiri karanlığa bürünmüş ve koçla birlikte yedi kat yerin altına doğru hızla inmeye başlamış.
Az sonra kara koç şehzadeyi bir şehrin meydanına bırakmış ki ne bıraksın. Her yer güllük gülistanlık. Şehzade Allah Allah diye şaşırmış. Yerin yedi kat altında böyle bir şehir nasıl olur diye hayretle gezinirken susadığını hissetmiş. Önüne gelen bir kapıyı çalmışı ve bir bardak su istemiş.
Şehir halkı çok misafirperver oldukları için evin sahibi olan kadıncağız şehzadenin önüne bir kap yemekle bir tas su çıkarmış. Ancak su hayli bulanık görünüyormuş. Şehzade dayanamamış sormuş. “Kadın ana kusura bakma ama bu su içilir mi, niye böyle bulanık” diye. Kadın ağıt yakmaya ve gözyaşları ile anlatmaya başlamış. “A oğul aslan oğul, boyu bostan, soyu soptan oğul. Bizim de bal gibi akan, misk gibi kokan, içtikçe insanın içini ferahlatan, dünyayı bağışlasan karşılığını veremeyeceğin kadar tatlı bir suyumuz vardı. Hemde gürül gürül akan pınarımız, şarıl şurul akan nehirimiz vardı amma bir gün bir dev geldi suyumuzun başını tuttu. Ya karnımı doyurursunuz, ya suyunuzu keserim dedi. Her gün ona bir tepsi yemek veririz. O yemeğini yerken bizde alabildiğimiz kadar su alırız bir gün boyunca şuncaaz suyla içeriz, abdestimizi alırız, banyomuzu yapmaya çalışırız, çamaşırımızı yıkamaya çalışırız. Ne edelim. Sen misafirsin elimde kalan son birkaç yudum suyu da sana çıkardım. Kusura bakma.”
Genç Şehzade hemen ayağa kalkmış ve “Ana bu devin yattığı yeri hele göster bana” demiş. Birlikte pınarın başına kadar gelmişler. Hakikaten insan azmanı bir dev suyun başını tutmuş horul horul uyuyormuş. Uykusu o kadar ağırmış ki, yanında top atsan, gülle patlatsan, altında kazan kaynatsan duymaz bir haldeymiş.
Oğlan hemen şehrin ahalisini toplamış başına ve kalın urganlar getirmelerini söylemiş. Getirilen urganları yere çaktığı sağlam kazıklara bağlamış ve devin üzerinden aşırarak onu bir iyice yere sabitlemiş. Herkes karşı çıkmış ona. “Yahu adam, zaten suyun başını tutmuş yatıyor, sen de bunu buraya iyice bağladın, hiç kalkmayacak artık” diye. Genç Şehzade “Sabırlı olun ağalar hele bir uyandıralım görsün bakalım hanyayı konyayı” diyerek devin göğsüne çıkmış, çenesine doğru yürümüş ve kılıcı ile burnunun ucunu dürtmüş. Dev önce kaşınmış, sonra aksırmış ve uyanmış. Yekinmiş ayağa kalkmak için bu arada homurtular içinde beni kim uyandırdı diye feryad ediyormuş.
Bakmış ki elleri kolları, ayakları, boynu başı her yeri kalın kazıklarla yere bağlanmış devinemiyor başlamış haykırmaya. Şehzade devin gözlerinin önüne kadar gelmiş ve “Behey insafsız dev, sen insanoğlunun içinde ne ararsın. Şimdi senin altına kazdığımız çukura doldurduğumuz odunları ateşe vereceğiz. Cayır cayır yanacaksın. Önünde yattığın su da seni kurtaramayacak bakalım halin ne olacak” diye haykırmış.
Dev büyük bir korkuyla ağlamaya başlamış. Aman insanoğlu beni yakma. Ben işsiz güçsüz, aslında korkak bir devim. Annem bana insanlara yaklaşma demişti ama bu şehrin insanları benden de korkak çıktılar. Bunca zamandır can damarlarını, hayatlarının en önemli ihtiyacı olan sularının önünü kestim, hiç birisi çıkıpta senin yaptığını yapamadı. Aksine ben yemek istedikçe onlar getirdiler, ben daha çok istedikçe onlar daha çok getirdiler. Şimdi beni sal sana söz veriyorum bir daha buralara uğramamak üzere gideceğim. Ne olur beni odun ateşinde yakma.” Diye yalvarmaya başlamış.
Genç şehzade kılıcını devin gözünün önünde sallayarak “Bana bak ben bu kılıçla ne kelleler aldım, ne gövdeleri ikiye biçtim, ne savaşlar gördüm. Eğer verdiğin sözü tutmayacak olursan ne yapacağımı sen anla artık” demiş.
Sonrada kılıcı ile bir vuruşta kalın urganları teker teker kesmiş, devi kazıklardan kurtarmış. Dev ayağa kalkar kalkmaz şehirden kaçmak için koşmaya başlamış. Bir daha da oralara gelmemiş. Tabi pınarın önünden kalkınca şehrin ortasından geçen su kanallarına su yürümüş ve her yer yeniden şenlik şadumanlık suya kanmış.
Bu hadise o şehrin padişahına hemen bildirilmiş. Padişah koşturarak pınarın başında eğlenen, şenlik yapan halkının yanına gelmiş ve kahraman şehzadeyi sormuş. Padişahın karşısına çıkarmışlar. Hadiseyi bir de ondan dinleyen padişah büyük bir sevinçle dile benden ne dilersen diye sormuş. Şehzade padişahım sağlığını dilerim. Ancak benim yeryüzüne çıkmam lazım, buraların adamı değilim demiş.
Padişah “ondan kolay ne var canım demiş, benim zümrüdü anka kuşum seni yedi kat yerin üstüne çıkarır. Ama bize biraz müsaade et, onun yolculuğu sırasında tüketeceği yiyeceğini hazırlayalım. Sırtına yükleyelim hazır olunca sende boynuna binersin Gak deyince su, guk deyince yemek verirsin böylece seni memleketine götürür” demiş.
Genç şehzade beklemeye başlamış. Kısa süre içinde hazırlıklar tamamlanmış. Şehzade Zümrüdü anka kuşunun yanına gelmiş bakmış ki gerçekten normal kuşlardan çok daha büyük ve iri bir kuş, rengarenk kanatları, uzun sivre pençeleri, sivri gagası, başının üstünde tacı ile çok görkemli bir kuşmuş.
Padişah kuşunun yanına gelmiş, başını okşamış ve “Benim güzel kuşum, bu şehzadeyi ülkesine götür, yerin üstüne çıkar olurmu?” diye seslenmiş.
Az sonra zümrüdü anka havalanmış ve yol çıkmışlar gerçekten de gak deyince su, guk deyince yiyecek vererek kısa süre içinde şehzadeyi daha önce yaşadığı sarayın balkonuna bırakmış sonra da yeniden ülkesine dönmek için havalanıp gözden kaybolmuş.
Şehzade hemen saraya girmiş, onu canlı görenler çok şaşırmışlar. Çünkü öldüğünü sanıyorlarmış. Hemen babasının huzuruna çıkmış, başından geçenleri bir bir anlatmış. Babası oğlunu sağ salim karşısında görünce çok sevinmiş ve kırk gün kırk gece düğün dernek kurdurmuş. Herkese yemekler dağıtmış, fakir fukarayı sevindirmiş, zindandaki suçluları serbest bıraktırmış. Kırkıncı gün de halkı topladığı meydanda herkesin karşısına çıkarak “Ben artık yaşlandım ey ahali. Bundan sonra padişahınız işte bu küçük oğlumdur” diyerek tacını kendi elleriyle oğlunun başına koymuş.
O günden sonra küçük oğlan ülkesinde adil, merhametli ve babası gibi cömert bir padişah olarak hüküm sürmüş. Uzun yıllar mutlu, mesud ve bahtiyar bir şekilde yaşayıp gitmişler.
Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.



