
Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde Kalbur saman içinde. Kaf dağının eteklerinde bir kasabada birbirinden iyi insanlar yaşarmış. Bir de bu kasabının bir terzisi varmış ki aman zaman demeyim, tatlı badem yemeyim der oturur dururmuş. Tabir yerinde ise elinden kör eşek yem yemezmiş. Ama terziyim der, onunla avunurmuş. Dükkânın gelen müşterilerini bekler, gelen olursa ki o da yılda bir ya da iki kişiyi geçmezmiş. Onlarda bu terziyi ve beceriksizliğini bilmeyenler kazara dükkana girerler, girdiklerine de pişman olurlarmış.
Yine günlerden bir gün bizim terzi dükkanını açmış. Temizliğini yapmış.. Sonra ötüşüyle can yoldaşı olsun diye satın aldığı bülbülünün suyunu yemini kontrol etmiş ve onunla birlikte başlamış gelebilecek müşterileri beklemeye. Öğleye kadar bir kişi bile girmemiş dükkana. Karnının acıktığını hissetmiş. Hemen evden getirdiği azık torbasını açmış ve karnını doyurmak üzere hazırlık yapmaya başlamış. Her zaman yaptığı gibi tezgahın üzerine büyük bir bez sermiş. Peynir, bal, ekmekten oluşan azığını bu bezin üzerine koymuş. Tam yemeye başlayacakken komşusu yardıma çağırmış. Dükkandan çıkmış komşusuna yardımcı olmuş ve yeniden dükkanına geldiği zaman bakmış ki bir sürü sinek yiyeceklerinin ve özellikle de balının üstüne üşüşmüş.
Hemen ütü tezgahının üzerinde duran ve kumaşların üzerine serip ütülediği bez parçasını almış ve sineklerin üzerine onları kovmak için sertçe sallamış. Tabi sineklerden bazıları sallanan bez parçasına çarpıp düşmüşler yere. Bayılmışlar. Terzi, sinekleri saymış. Tam yedi tane sinek yerde hareketsiz yatıyormuş. Yemeğini yerken de bir yandan düşünüyormuş. “Bir vuruşta yedi can vay beee.” Diye. Sonra yemeğini bitirmiş ve aklına geleni yapmak üzere işe koyulmuş.
Hemen kumaş toplarının içinden kırmızı olan topu indirmiş. Kendine göre bir ölçü alarak bir kemer dikmeye başlamış. Becerebildiği kadarıyla kemeri dikmiş üzerine siyah ipliklerle yine becerebildiği kadar bir vuruşda yedi can yazmış ve boynuna çaprazlama olarak yazılı kısmın öne gelmesine dikkat ederek asmış.
Yemek için getirdiği peyniri bir cebine koymuş, Kafesteki kuşu da almış koyun cebine yerleştirmiş güzelce ve çıkmış kasaba sokaklarında yürümeye başlamış. Niyeti kasaba meydanına gitmekmiş. Onun bu halini gören ve tanıyan kasaba halkı şaşkın bakışlarla terziyi takip ediyorlarmış. Özellikle de göğsüne çapraz olarak astığı bir vuruşta yedi can yazısını okuyanlar şaşkınlıklarını gizleyemiyorlarmış. “Gerçekten bir vuruştu yedi can mı?” diye kendi kendilerine sormadan edemiyorlarmış.
Şaşkınlığını üzerinden atanlar sormaya cesaret ediyor ve “Terzi seni tanıyoruz. Sen bu işi nasıl yaptın gerçekten bir vuruşta yedi can mı?” diye soranlara terzi büyük bir gururla “Elbette bir vuruşta yedi can ne sandınız ya.” Diye karşılık veriyormuş. Yeterince kasabada dolaştıktan sonra artık isminin ve ününün başka yerlerde de duyulmasını istiyormuş. Bu düşünceyle kasabadakilerle vedalaşıp yola çıkmış.
Az gitmiş uz gitmiş. Dere tepe düz gitmiş. Altı ay bir güz gitmiş, bir de dönüp arkasına bakmış ki bir arpa boyu yol gitmiş.
Akşam olmak üzereyken bir ağacın altına oturup dinlenmek istemiş. Ağacın altına geldiğinde bir de ne görsün. Kocaman dev bir adam horul horul uyumuyor mu? Adamın başucuna dikilmiş.
Dev uyanır uyanmaz, bir başucunda ellerini göğsünde birleştirmiş, korkusuzca duran terziye, bir de kemerine bakmış. Bir müddet öylece bakakalmış. Sonra da iri göbeğini iki eliyle tutarak kahkahalar atmaya ve gülmeye başlamış.
Bir yandan da, “demek bir vuruşta yedi can, öyle mi?” diyerek alay ediyormuş. Terzi ise ciddiyetini hiç bozmadan, “İnanmıyorsan ispatlarım”, demiş. Dev bu sözün altında kalmamak için yerden bir taş almış, iki avucunun arasında sıkmış. Avucunu açtığında ise taşın un gibi olduğunu, terziye doğru uzatarak göstermiş. Bir yandan da gülerek, “Bunu yapabilir misin?” diye sormuş terziye. Terzi, “Bu da iş mi, ben taşın suyunu çıkarırım,” demiş. Sonra yerden taş alıyor gibi yaparak deve göstermeden cebindeki peyniri avucunun içine yerleştirmiş. Sonra da deve yumruk yaptığı elini göstererek “İyi bak taşın suyu nasıl çıkıyor” demiş ve avucundaki kuru peyniri sıkıştırmış. Peynirin içinde bulunan birkaç damla su yere damlayınca devin aklı başından gitmiş.
Devin aklı kıt olduğu için terzinin oyununu anlayamamış tabi. Ağzı açık, olanları şaşkınlıkla izlemiş. Öfkelenmiş ve bu defa eline kocaman bir taş almış ve taşı göğe doğru fırlatmış. Taş, iki dakika sonra yere düşmüş. Terzi hiçbir şey söylemeden hemen elini cebine atmış ve yanında getirdiği küçük dostu kuşu deve belli etmeden, avucuna almış. Diğer eliyle de yerden taş alıyormuş gibi yaparak iki elini aynı anda havaya doğru hızla kaldırmış. Kuş uçup gitmiş, ama dev, bu sefer de, terzinin havaya fırlattığı şeyin taş değil, kuş olduğunu da anlamamış.
Dev taşın düşmesini beklemeye başlamış, ama taş bir türlü düşmemiş. Terzi, “boşuna bekleme. O taş yere düşmeyecek, çünkü ben havaya bir taş attım mı o yere düşmez” demiş. Dev, bütün bu olanlardan sonra terzinin çok kuvvetli biri olduğuna inanmış. Çok korkmuş. Huzurunda saygı ile eğilip konuşmaya başlamış, “bundan sonra efendim sensin, sen ne istersen onu yapacağım” demiş.
Bunu duyan terzi, dev adama, “önüme düş, gidiyoruz” demiş. Dev önde, terzi de arkasında yola koyulmuşlar. Dev, bir an olsun terzinin emrinden dışarı çıkmıyormuş. Gide gide ülkenin başkentine gelmişler.
Şehrin sokaklarında gezerken herkes korkuyla sağa sola kaçışıyormuş ve devi gören herkes arkasındaki adamın emirler vermesine rağmen devin itaat etmesine de bir anlam veremiyorlarmış. Bu durum hemen padişaha haber verilmiş. Padişah her ikisini de huzuruna istemiş. Kısa süre sonra dev ve terzi padişahın huzuruna çıkmışlar.
Padişah huzuruna gelen devi tanıyormuş zaten. Çünkü dev haydutluk yapan azılı bir suçluymuş aynı zamanda. Ama yanındaki bu adamı tanıyamamış. Buna rağmen büyük bir sevinçle terziye seslenmiş.
“Bu azılı haydutu sen mi yakaladın, sen kimsin, nasıl bir insansın. Hem o yazı da neyin nesi? Bir vuruşta yedi can” diye merakla sormuş. Terzi başından geçenleri bir bir anlatmış ancak yedi can kısmındaki sinekleri söylememiş, sadece yedi can demiş. Bunun üzerine padişah “Bu dev aylardır kervanlarımızı soyuyordu. Karnı acıktığı zaman köyleri yağmalıyor, yağmalayacak bir şey bulamadığı zaman şehre girip evlerin kilerlerinde ne var ne yoksa alıp gidiyordu. Hiçbir şey yapamadık. Hem çok iri, hem de çok güzlü olduğu için canının istediğini yapıyordu. Sen bunu yakalayıp getirdin ya ne diyeyim ben sana.”
Terzi, “Padişahım deve taşın suyunu nasıl çıkardığımı ve attığım taşın nasıl yere düşmediğini gösterdim o da çok korktu ve benim emrime girdi. Şimdi siz emredin ben de ona söyleyeyim ne yapması gerekiyorsa onu yaptıralım. Ne söylersem yapacak merak buyurmayın.” Sonra deve dönerek, “Bana bak dev bu ülkeden, bu şehirden çekilip gideceksin. Ormanda yaşayacak ve kendine göre avlar bulacak kimsenin de canını yakmayacaksın. Seni azad ediyorum. Bir daha buralarda seni görürsem taşın suyunu nasıl çıkardıysam senin de suyunu öyle çıkarırım haberin olsun.” Demiş. Devin gözü çok korktuğu için Tamam efendim diyerek çekilip gitmiş.
Padişah bu cesur ve akıllı adamın hikayesini baştan sona dinlemek istediğini söylemiş. Terzi de bütün dürüstlüğüyle başından geçenleri olduğu gibi anlatmış. Özellikle de peynir ve kuş meselesini dinleyen padişah kahkahalarla gülmüş. “Sen çok akıllı bir adamsın. Bizi böyle bir beladan kurtardın. Şimdi dile benden ne dilersen” demiş. Terzi “Sağlığınız efendim diyerek tevazu göstermiş. Sonra da müsaadeniz olursa saraya baş terzi olarak girmek isterim demiş. Ancak padişah. Böyle akıllı ve cesur bir adamı terzi olarak sarayıma alırsam halk bana güler. Seni baş vezir yapıyorum, benim hem danışmanım olacaksın, hem baş vezirim olacaksın bundan sonra.” Diyerek bizim terziyi böylece ödüllendirmiş
Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. Bu masalda burada bitmiş



