
YUNUS EMRE VE YAZGIMIZ
“Söze tarih yedi yüz yedi idi,
Yunus canı bu yolda feda idi”
Yunus Emre’nin geçmiş, gelecek nesillere ve bizlere miras bıraktığı çok kıymetli mesajlarından bir tanesi de kendi kaleme aldığı “Risalet tün Nushiye” mesnevisi yani nasihatler kitabıdır. Yukarıdaki beyitlerle kapıyı aralar mesnevisinde ve bu mesnevinin özü adeta vasiyetname niteliğindedir. Bu yazımda; özünde duru, anlaşılır ve sade bir Türkçe kullanan Yunus Emre’nin aruz vezniyle yazdığı mesnevisinden Prof. Dr. Ziya AVŞAR tarafından hece vezniyle günümüz Türkçesine nazma çekilmiş haliyle bazı beyitlerini sizlerle paylaşmak ve naçizane bu beyitlerin üzerimdeki yansımalarını dile getirmek niyetindeyim…
“Kibir derler ona, bilirler onu,
İmansız kalacak o asi canı.
…………………………. …………………
Kibir sahibinin nazarı yoktur,
Bundandır gönlünde karartı çoktur.
Hakk’a giden bir yol vardır gönlünde,
Görmez onu yabancıdır elinde.
İyi bil, Hakk yolu gönlünde sırdır,
Bütün özellikler gönülde birdir.
…………………………. …………………
Gönül eri bilir gönül haberin,
Cümle gönüllerde gizlidir varın.
Yazık, bütün ömrün eyvaha vardı,
Kibirlenmek seni yoldan ayırdı.
…………………………. …………………
Daima sana bakıp seni görürsün,
Mağrurlanıp senden haber verirsin
…………………………. …………………
Kibirli kişiler dosta eremez,
Kendine düşmandır kibir, göremez.
Düşmansın sen sana, dostun kim ola,
Bu kötü huydur sana havale.
…………………… ………………….
Hatadır, işini hep uygun sanma,
Sebil ol herkese, bir dem usanma.”
Yunus Emre’nin uyarılarından, mesajlarından, tavsiyelerinden anlaşıldığı üzere her insan özünde olumlu ya da olumsuz, iyi ve kötü gibi tabir edilen tüm unsurları barındırır. Benzer öğreti pek çok kadim kültürde de mevcuttur. Bu unsurlar, kendisini bilen kişilerde terazinin iki kefesi gibi birbirlerini dengeleyebilirler ve denge halindeyken dirlik olur, huzur hüküm sürer. Yunus Emre buradan hareketle kendisine özgü farklı iki açılım ortaya koyar:
Birincisi bireysel birlik ve huzur toplumsal birlik ve huzura evrilir. Bireyde bozulan birlik ve düzen topluma sirayet eder. Kişinin kendi düzeni ve huzuru ile toplumsal düzenin korunabilmesi için kişinin kendini, özünü ve dahasını bilmesi gerektiğinin üstünde ısrarla durur. Bu izahını “Nefsini bilen Rab’ini bilir” Hadis-i Şerifinden bahisle “Kendini bilen Rab’ini bilir” diyerek çok net bir şekilde ortaya koyar. Kendini bilen kişi özünü tüm unsurlarıyla bilerek sahip çıkacaktır ve olumlu unsurlarını besleyebilecektir.
İkincisi candır, insan özü itibariyle düzen ve kargaşa unsurları açısından eşit mahiyette olmakla birlikte dirilirken yani canlanırken düzenden yana ve düzeni koruyucu hasletler yüklenir. Burada haddimi aşmadan Secde Suresi 9. Ayet’te açıklanan; “Sonra onu düzeltip bir biçime soktu ve ona (insana, Kendi) Ruhundan üfledi ve sizin için kulaklar, gözler ve gönüller var etti.” uyarısını hatırlatmak istiyorum. Diriltilirken bizlere üflenen Rabb’imizin ruhu yani canımız bizlere iyiye, güzele, barışa, hayra dönük hasletler yükler.
Kendimize malik olduğumuz yaşlardan itibaren yani buluğ çağından sonra ise yine bizlere yaratılışımız ile bahşedilen irademizi tüm bunları idrak ederek kullanmamız istenilmektedir. Zira aşikâr olduğu olduğu üzere hangi unsurlarımızı beslersek terazinin kefesi o yönde ağır basacaktır… Dengenin bozulması ve tekrar kurulması yönünde bir yönelimimiz vardır. Bozulan denge yeniden kurulabilecektir; kargaşa geçicidir ama dengenin kalıcı olabilmesi için kişinin kendini bilmesi gerekir.
Yukarıda paylaştığım beyitlerde kibir unsuruna ve buna mukabil haset duygusuna vurgu yapılmaktadır. Zira kibir ve tezahürü olan haset duygusu kişinin ve toplumların düzenini, dengesini, huzurunu, birlik ve beraberliğini bozan önemli hasletlerdendir. Yunus Emre’ye göre hasetçinin her anı hasta geçer, bedeni sağlıklı iken canı dertle inler, her işi kendisine ziyan olarak döner, hatta hiçbir işe el atası yoktur, sürekli gam içerisindedir, geçmek bilmez gönül darlığı yaşar hatta bu durum gönül körlüğüne döner. Yunus Emre’nin bu öğretisi açısından Bakara Suresi 7. Ayet’te yer alan “(Bile bile inkâr, itiraz ve isyan ettiklerinden dolayı) Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; ve gözlerinin üzerine de perde çekmiştir” misali ne kadar da manidardır…
Çoğunlukla kendimizi iyi, doğru, haklı, mağdur vb. görme; başkalarını kötü, yanlış, haksız, zalim görme eğilimindeyiz. Çünkü kendimizin olumlu ve genel tabirle kabul gören yanlarımızı görürüz, kabul görmeyen olumsuz tabir edilen yanlarımızı görmezden geliriz, yok sayarız ve hatta bunları başkalarına entegre ederiz. Oysa yaradılış fıtratımız gereği her unsura malikiz. Yok, saydığımız ve başkalarına atfettiğimiz unsurlarımız bizleri terazinin kefesinde yükseltirken başkalarını alçaltır; aslında biz öyle sanırız. Gerçekte ne biz yükseliyoruz ne de başkaları alçalıyor, asıl olan bizim terazinin ayarıyla oynadığımız gerçeğidir. Yok, saydığımız ve başkalarına atfettiğimiz yanlarımız gözlerimizi kör, kulaklarımızı sağır, gönüllerimizi hissiz bırakır; mühürlenmiş gönüller kine ve hasete meyleder. “Keskin sirke küpüne zarar” deyiminde olduğu gibi bizleri yakar, kavurur, özümüzden ve yolumuzdan saptırır.
Yunus Emre’nin tavsiye ettiği üzere: “Yaratandan ötürü yaratılanı hoş gör”, olayları ve kişileri kategorize edip, sınıflayıp, ölçüp, biçip, kesip yargılamak yerine anlamaya çalışalım. Zira her olay, durum ve kişi içinde bulunduğu zamana, şartlara göre bizim göremediğimiz, bilemediğimiz unsurlar barındırabilir. Başkalarına karşı kin ve haset yerine tevazu ve hoş görüyü şiyar edinirsek bizlerden yansıyan olumlu enerji ayna etkisiyle bizlere geri dönecektir, kendimize karşı da daha şefkatli olabilmenin yolu açılacaktır. Çünkü insan genel tabirle ne yaparsa kendine yapar. Belirli bir süre için gönderildiğimiz yeryüzü için “Etme, bulma dünyası” diye boşuna denilmemiştir…
Yunus Emre’nin dediği gibi;
Herkese doğru dersin doğruysan,
Bulunmaz doğruluk sen eğriysen.
Neye nasıl bakar isen o yüzündür,
Kime ne sanır isen kendi özündür.



