
Akıl der ki: “Dur biraz,
Sebat gerek her işte az.
Düşünürsen yol bulunur,
Koşana değil, akıllıya fikir sorulur.
Yanlış yapma telaş ile,
Doğru çıkar yavaş ile.
Aceleci pişman olur,
Sabırla giden menziline kavuşur.”
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler tellal iken, develer berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken…
Kafdağı’nın eteklerinde bir ülke varmış. Adına Güneşkent derlermiş. Bu ülkenin başkentinde öyle bir okul varmış ki, herkes ona Akıl Okulu dermiş. Derlermiş ki: “Kim oraya girerse, aklın ışığı gönlüne doğar, cehalet karanlığı dağılır.”
Güneşkent’in en zenginlerinden bir adam varmış. Kasaları dolusu altını, ambarları taşan buğdayı varmış. Çocuklarını hiç okutmazmış: — Para varken okula gerek yok, dermiş.
Ama küçük oğlu babasına hep karşı çıkarmış: — Babacığım, altınla bilgi alınmaz. Akıl olmadan hazine çöpe döner.
Adam günlerce bu sözleri unutamamış. Gecelerce uyuyamamış. Sonunda bir sabah karar vermiş: — Gideceğim! Akıl Okulu’nu kendi gözlerimle göreceğim!
Atına binmiş, düşmüş yollara. Kırk gün kırk gece yol gitmiş. Bir sabah Kafdağı’nın dar geçidinde önüne üç dev çıkmış. Gövdeleri göğe uzanır, sesleri dağları inletirmiş.
Birincisi gürlemiş: — Altının var mı? Altınsız geçilmez bu dağ!
İkincisi homurdanmış: — Gücün var mı? Güçsüz geçilmez bu yol!
Üçüncüsü kükremiş: — Aklın var mı? Akılsız bu dağ aşılmaz!
Adam önce altınlarını göstermiş. Devler başlarını sallamış: — Altınla yol açılmaz.
Kollarını göstermiş, “Gücüm var!” demiş. Devler kahkahalar atmış: — Güçle yol alınmaz.
Adam susmuş. Oğlunun sözü kulağına çınlamış: “Oku ki aklın parlasın.” Başını eğmiş: — Aklım yoksa yol da yok.
Devler gürleyerek gülmüş: — İşte şimdi doğruyu söyledin! Hadi geç!
Ve yolu açmışlar. Adam yoluna devam etmiş. Bu kez sisler içinde bir kulübeye rastlamış. İçeriden çatlak bir ses duyulmuş: — Yorgun yolcu… Gel içeri. Sıcak çorba kaynıyor, altın tencerelerim var. Dinlenmeden bu yol bitmez.
Adam içeri bakmış; yaşlı bir cadı oturuyormuş. Elinde pırıl pırıl altın bir kepçe, önünde parlayan kazan… Cadı fısıldamış: — Bütün akılları bilirim. Okul aramana gerek yok. Ben sana akıl satayım, altınlarını bana ver.
Adam bir an düşünmüş, gözleri kamaşmış. Ama sonra kendi kendine demiş: — Akıl altınla satılmaz. Senin sözün büyüden öteye geçmez!
Cadı kahkaha atmış, bir duman savurmuş. Kulübe birden yok olmuş. Adam ise yoluna devam etmiş.
Gün batarken bastonuna yaslanan, gözleri görmeyen bir ihtiyara rastlamış. Sade bir ihtiyarmış bu, ne sakalı uzun ne de gözleri bilge. Adam sormuş: — Ey yolcu, nereye gidiyorsun? İhtiyar demiş: — Kasabaya gidiyorum.
Adam acımış, atına bindirmiş. Kendisi yaya yürümüş. Kasabaya varınca ihtiyar birden bağırmaya başlamış: — Yetişin! Bu adam atımı çalıyor! Kör bir ihtiyara yardım eden yok mu?
Kalabalık toplanmış. Kimse ihtiyarı suçlamamış. Adamı yakalayıp hakimin huzuruna çıkarmışlar. Hakim önce ihtiyarı, sonra adamı dinlemiş. Ardından baytarı, nalbantı, saraçı çağırmış.
Baytar bakmış: — Bu at buradan değil. Nurdağı’ndan gelmiş.
Nalbant incelemiş: — Nalları Nurdağı usulü.
Saraç da: — Koşumları da öyle.
Hakim dönmüş: — At senindir. Kör ihtiyar cezasını bulacaktır.
Adam şaşkınlıkla sormuş: — Ama bunu nasıl bildiniz?
Hakim gülümsemiş: — Biz Akıl Okulu’nda yetiştik. Orada öğrenilir doğrular.
O an zengin adamın kalbi titremiş. Devlerin sözü, cadının tuzağı, ihtiyarın hilesi… Hepsi bir ders olmuş. Anlamış ki altın da güç de kurtarmaz; gerçek hazine akıldır.
Memleketine dönmüş, bütün çocuklarını Akıl Okulu’na göndermiş.
Ve gökten üç elma düşmüş:
Biri devlerin sınavını geçenlerin,
Biri cadının tuzağına kanmayanların,
Biri de bu masalı dinleyenlerin başına…



