
Bir masal kahramanını yanlış okumanın temelinde yatan değersizleştirmemi? Kendimizle yüzleşmekten kaçmakmı?
Kadim Türk Anadolu masallarındaki ana karakterlerden biri olan Keloğlan üzerine yazıldı bu kısa makale. Tespitler tamamen tarafsız bir gözle incelenerek yapılmaya çalışıldı. Özellikle de masal meselesenin bu kadar ajite edilmesi ve her konuyu masala bağlama çabasının dorukta olduğu şu dönemde sadece minik bir hatırlatma niyetiyle kaleme alındı.
Son zamanlarda masal kahramanımız Keloğlan hakkında yapılan bazı yorumlar, bu kadim masal kahramanını; tembel, üretmeyen, hazıra konan, makam peşinde koşan biri gibi göstermeye çalışıyor.
Keloğlanı bu şekilde okumak, masalı anlamaktan çok; masalı bugünün yüzeysel kalıplarına sıkıştırmaya çalışmak olur diye düşünüyorum. Çünkü masallarımızın baş kahramanlarından biri olan Keloğlan bir CV karakteri değildir.
O, halk irfanının sembolüdür.
Onu yalnızca “padişahın kızını alan adam” diye okumak, Nasreddin Hoca’yı sadece fıkra anlatan biri sanmak kadar eksik, yetersiz ve konuya vakıf olmadan yapılmış bir okumadır.
Keloğlan’ın kel oluşu bile başlı başına bir metafordur.
Saç; gösteriştir, süstür, dış görünüştür.
Kel olmak ise maskesizliktir.
Hakikatin çıplak hâlidir.
Keloğlan dış görünüş itibari ile süslü değildir, sade ve gösterişizdir ama özlüdür.
Şan ve şöhret sahibi, zenginliğine mağrur bir karakter değildir ama sezgisi çok kuvvetlidir.
Saray mensubu değil aksine halkın içinden bir karakterdir ama hikmet sahibidir.
Keloğlan, kahramanı olduğu masallarda çoğu zaman yoksuldur; çünkü halkın içinden gelir.
Kimsesizdir; metafor olarak insanın dünyadaki yalnızlığından ve bir başınalığından dem vurur.
Annesiyle yaşar; çünkü köklerinden kopmamıştır.
Onun başarısı torpille değil, akılla gelir.
Keloğlan devler başta olmak üzere karşılaştığı ve kendisinden fiziki olarak ya da bulunduğu mevki bakımından daha yukarda, daha güçlü olan diğer karakterleri kaba kuvvetle yenmez;
zeka ile aşar.
Saray kapıları ona mensub olduğu soy ya da klanı, titri ya da isminin önündeki süslü ünvanları yüzünden değil; kimsenin yüzleşmeye cesaret edemeyeceği çok büyük ve karmaşık olayları feraseti ile çözmesi yüzünden açılır.
O bir makam meraklısı memur ya da görevli değil, imtihan yolcusudur.
Masalda padişahın kızını almak sadece “mevki sahibi olup gücü elinde bulundurmak için” ya da “makam kapmak” değil; hak edilmiş bir kemalin sembolüdür.
Çünkü asla unutulmamalıdır ki masal dili semboliktir.
Keloğlan masallarında çoğunlukla
Padişah otoriteyi,
saray düzeni,
prenses ise erişilen olgunluğu temsil eder.
Bunu yalnızca “devlet kapısında işe girmek” gibi okumak, masalın ruhunu düz yazıya çevirmektir.
Keloğlan üretmez deniyor. Oysa o, en zor üretimi yapar: Kendini üretir.
Hüner üretir.
Cesaret üretir.
Sabır üretir.
Sadakat üretir.
Çözüm üretir.
Her insan demir dövmez; bazısı kader döver.
Her emek el ile olmaz; bazısı akıl ve yürekle verilir. Keloğlan masallarında büyük bir fedakarlık ve cesaret örneği göstererek başardığı, üstesinden geldiği tüm zorlukları aklıyla, cesaretiyle, sabrıyla, hümor dehasıyla, sadakati ile ortaya koyar. Bunu yaparken düşman olarak gösterilen, çözümü zorlaştıran ya da Keloğlan için aşılmaz sanılan engelleri ortaya koyanlara karşı ahlaklı, dürüst, cesur, akıllı, gerektiğinde her türlü imkanı kullanabilecek kadar kıvrak zeka ile hareket eden bir halk adamı olarak problemleri çözer.
Keloğlan’ın yaptığı tam da budur.
Üstelik halk neden onu sevmiştir?
Çünkü halk kendini onda görmüştür.
Zengin değil ama umutlu.
Güçlü değil ama yürekli, sabırlı ve dayanaklı. Olayların ya da gelişen maceradaki zorlu engellerin karşısında pes etmeyen, çözüm üreten bir yapıya sahip.
Herhangi bir ünvanı yak, makam sahibi değil ancak her halükarda saf ve temiz bir yürekle haklılığını ortaya koyan.
Keloğlan, “ben de başarabilirim” diyen sade ve gösterişsiz halkın sesidir.
Onu küçümsemek, halkın kendi hayal kurma hakkını küçümsemektir.
Asıl tehlikeli sendrom şudur:
Bilgeliği küçümsemek.
Saflığı aptallık sanmak.
İrfanı tembellikle karıştırmak.
Masalı sadece sonuç üzerinden okumak.
Keloğlan saraya damat olduğu için büyük değildir.
O, saraya rağmen kendisi olarak kaldığı için büyüktür.
Asıl mesele sarayın kapısında beklemek değil; kapı açıldığında içeri hangi ahlakla girdiğindir.
Bugün kendimize şu soruyu sormalıyız:
Biz gerçekten Keloğlan’ı mı eleştiriyoruz,
yoksa halkın saf ama derin aklıyla yüzleşmekten mi rahatsız oluyoruz?
Çünkü bazen problem Keloğlan değildir.
Problem, masalı anlayamayacak kadar modernleşmiş olmaktır.
Yazılı metinlere dönüşmeden yüzlerce yıl öncesinden beri sözlü anlatımda canlı ve hayatta kalabilmiştir Keloğlan masalları. Bu da insana ve kültüre dair sahip olduğu vasıflar sayasesinde mümkün olabilir. Bu yazıyı yazmamdaki esas gaye de budur; hem masal, edebiyat ve kültürden de dem vurup, hem de bunun en yegane versiyonunu sığlaştırmak ve küçümsemek nasıl bir tezattır?



