
Bir varmış, bir yokmuş. Kaf Dağı eteklerindeki bir ülkede, aklı kıt bir padişah yaşarmış. Devlet işleriyle uğraşmaz, vaktini av ve eğlencelerle geçirirmiş. Bu padişahın üç oğlu varmış. Bir gün onları yanına çağırıp “Beni ne kadar seviyorsunuz?” diye sormuş.
En büyük şehzade, parlak ve kıymetli taşlara düşkün olduğu için “Altın kadar, elmas kadar, pırlanta kadar seviyorum babacığım,” demiş. Padişah çok beğenmiş. Ona hazineden en kıymetli taşları hediye etmiş.
Ortanca şehzade, yemek yemeyi çok sevdiği için en güzel yemek isimlerini sayarak babasını onlar kadar çok sevdiğini söylemiş. Bu da padişahın çok hoşuna gitmiş ve kahkahalarla gülerek oğlunu ödüllendirmiş.
Sıra en küçük şehzadeye gelmiş. Biraz duraksadıktan sonra “Babacığım ben sizi, Tuz kadar seviyorum,” demiş. Çünkü o, tuzsuz yemeğin lezzetsiz olacağını bilirmiş. Ağabeyleri gülmüş, padişahın suratı asılmış. Öfkeyle “Ne dedin sen? Tuzdan daha kıymetli bir şey bulamadın mı?” diye bağırıp küçük şehzadeyi azarlamış. Küçük şehzade tuzun kıymetini anlatacakken, padişah konuşmasına bile izin vermemiş. Büyük ve ortanca oğlunu taht odasından çıkardıktan sonra hemen cellatları çağırmış ve “Alın bunu götürün şehrimin sınırları dışında bir dağ başında ne yapıyorsanız yapın.” Diye emir vermiş.
Saraydaki herkes gibi cellatlar, küçük şehzadeyi çok sevmelerine rağmen, padişahın emriyle onu alıp dağlara götürmüşler. Tabi onun hayatına kastetmeye gönülleri izin vermediği için merhamet etmişler. Şehzadeye gömleğini çıkarıp vermesini, kanlı bir leke sürerek babasına götüreceklerini, şehzadenin de kaçmasını söylemişler. Şehzade büyük bir üzüntü içinde düştüğü durumu düşünüp gömleğini vermiş, teşekkür edip bir ata binerek uzaklaşmış.
Az gitmiş, uz gitmiş, altı ay bir güz gitmiş… Nihayet yorgun argın bir memlekete varmış. Yol kenarındaki ilk evin kapısını çalmış. Yaşlı bir kadın açmış kapıyı. Şehzade, kimsesiz olduğunu ve yabancı olduğunu söyleyerek kendisine bir bardak su, bir lokma ekmek vermesini istemiş. Yaşlı kadının kimsesi yokmuş zaten. Şehzadeyi evinin bahçesindeki küçük ahşap eve misafir etmiş. Meğer kadının kocası daha önce vefat etmiş imiş. Ondan kalan elbiselerden bazıları ile bir tepsi içinde yemek getirmiş şehzadeye ikram etmiş. Şehzade acı ve üzüntü içinde yemeğini yerken ihtiyar kadın, “Evladım madem sende kimsesizsin, benim de kimim kimsem yok. İstersen burada kalabilirsin, bahçenin işlerine yardım edersin, alışverişimi yaparsın, ana oğul gibi geçinir gideriz.” Böylece küçük şehzade bu iyi yürekli ihtiyar kadının oğlu gibi o evde yaşamaya başlamış.
Böyle yaşayıp giderken bir sabah uyandığında, halkın gürültü şekilde konuşarak bir yere aktığını görmüş. Yaşlı kadına “Ana ne oluyor, halk böyle nereye gidiyor?” diye sormuş. İhtiyar Kadın, “Evladım bizim padişahımız sen gelmeden birkaç gün evvel Hakkın rahmetine kavuştu. Şimdi yeni padişah seçilecek. Bizim burada bir talih kuşu vardır sarayda beslenir. Padişahı seçmek için o talih kuşu uçurulur, kimin kafasına konarsa o padişah olarak seçilir ve ülkeyi yönetir.” Diye anlatmış.
Genç şehzade “Bizde gidelim o vakit ana” demiş. İhtiyar kadın gülmüş. “Gidelim evladım gidelim de tahil kuşu kim, biz kim. Bizim kafamıza konmaz o” demiş. Sonra ana oğul kalabalığın arasına karışmışlar ve sarayın önündeki büyük meydanda toplanan halkla birlikte onlar da beklemeye başlamışlar.
Vakit gelince tellallar açıklamalar yapmışlar ve talih kuşu uçurulmuş. Herkes heyecanla kendi başına konmasını beklerken, kuş meydandaki kalabalığın üstünde birkaç tur attıktan sonra gelmiş ve küçük şehzadenin başına konmuş. Halk itiraz etmiş: “O kim, sonradan şehre gelen bir yabancı, padişahımız olamaz!” Böylece seçim iptal edilmiş ve ertesi gün tekrar talih kuşunun uçurulmasına karar verilmiş. Halk dağılmış tabi.
Ertesi gün şehzade, halkın arasına karışmamış. Hatta uzaklaşmış şehirden ve şehrin dışındaki bir mezarlıkta bir ağacın altına oturup sırtını ağaca vermiş ve seçimin bitmesini beklemeye başlamış. Vakit gelince talih kuşunu uçurmuşlar. Kuş yine dönüp dolaşıp gelmiş ve küçük şehzadenin başına konmuş. Hemen askerler kuşun arkasından koşturup gelip bakmışla ki yine dünkü gencin kafasında duruyor talih kuşu. Halka ilan etmişler ama Halk yine kıyameti koparmış, son bir kez daha denemek istemişler.
Üçüncü sabah, halk meydanda toplanmış. Şehzade ile yaşlı kadın evlerinden çıkmamışlar. Bahçede kendi işleri ile meşgul olmaya başlamışlar. Halkın arasına karışmamışlar yine. Bu sırada kuş uçurulmuş ve üçüncü kez gelip yine küçük şehzadenin başına konmuş. Tabi bu sefer kimse itiraz edememiş. Bilge kişiler küçük şehzadeyi padişah olarak kabul etmişler ve ülkenin başına geçmiş. Tabi kendisine bu kadar yardımcı olan ve evini açıp evladı gibi kabul eden ihtiyar kadını da unutmamış. Onu sarayın en güzel odasında kendi anası gibi ağırlamış, emrine hizmetçiler vermiş ve rahat etmesi için emirler vermiş adamlarına.
Çok akıllı ve marifetli bir genç olduğu için çok kısa sürede adaleti, anlayışı ve halkın dertlerine derman oluşu ile herkese kendisini sevdirmiş ve herkesin memnun olduğu bir padişah olmuş.
Aradan yıllar geçmiş. Genç padişah, kim olduğunu bildirmeden babasına bir davet mektubu göndermiş. Şahzadenin babası, eğlenceyi sevdiği için hemen hazırlıklar yapmış ve davet edilen ülkeye ziyarete gelmek üzere yola çıkmış. Tabi aradan geçen zaman içinde padişah olan Genç şahzedenin sakal ve bıyık bırakması sayesinde, babası onu tanıyamamış. Bu durum genç padişahı sevindirmiş.
Misafirini en güzel şekilde karşılamış, ona ikramlarda bulunmuş. Sonra yemek için büyük salona geçmişler. Önceden talimat verdiği için yemeklerin hiçbirisine tuz konulmamış tabi. Birbirinden güzel yemekleri yiyen misafir padişah her seferinde yüzünü buruşturuyor ve “bunlar hep tuzsuz” diyormuş.
Misafir padişah yemekleri beğenmiş ama tuzsuz olmasına şaşırmış, baygınlık hissetse de bir şey söylememiş. Ertesi gün beraberinde gelen vezirleri ile konuşmuş, onlar da yemeklerin tuzsuzluğundan şikâyet etmişler.
Ertesi gün kahvaltıdaki börekler, çörekler, çorba da, bir gün önceki yemeklerde olduğu gibi tuzsuzmuş. Misafir padişah dayanamamış: “Sizin memlekette tuz bulunmaz mı?” diye sormuş. Genç padişah gülerek “Elbette bulunur. Hatta bütün dünyaya tuz buradan gider,” demiş. Padişah daha da şaşırmış: “İyi ama bütün yemekleriniz tuzsuz, sebebi nedir?” Genç padişah, “Sizin tuzu hiç sevmediğinizi söylediler de, o yüzden koydurmadık,” demiş.
Padişah hemen atılmış: “Katiyen efendim, yanlış söylemişler. Tuzsuz hayat mı olurmuş? Ben tuzu çok severim.”
O zaman genç padişah gülerek “Ama küçük oğlunuz size ‘Ben seni tuz kadar severim’ dediği zaman, onu cellatlara teslim etmiştiniz?” deyivermiş. Bu söz üzerine padişah kendine gelmiş. Karşısındaki genç padişaha dikkatle bakınca oğlunu tanımış. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamış. Oğlunu cellatlara verdiği günü hatırlamış ve pişman olmuş. Bir anlık öfkeyle verdiği karara ne kadar üzüldüğünü ve o günden bu yana içinin nasıl yandığını hatırlamış.
Hemen ayağa kalkmış, karşısında gülümseyen oğluna sımsıkı sarılmış ve “Canım oğlum, meğer sen ne kadar da haklıymışsın. Gerçekten de tuzsuz hiçbir yemeğin tadı olmuyor. Hadi gel ülkemize, evimize geri dönelim,” demiş.
Ancak genç padişah “Babacığım, sen ülkende mutlu ve bahtiyar yaşa. Ben bu ülkenin padişahıyım artık, burada kalmalıyım ve halkıma hizmet etmeliyim,” demiş.
Sonra da iki ülke birlik, barış ve sevgi üzerine kurdukları dostlukla yaşayıp gitmişler. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…



