
KELOĞLAN VE KUYU DEVİ 1. BÖLÜM
Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman. Sakladığım bir sırdır, sırrı bilenim vardır. Bilen varsa sır olmaz, sırrı saklamak olmaz. Gel dedin geldim, gül dedin güldüm. Ne istersen söyledim şimdi niye küstün. Al almanın yarısı, kilerde durur çuvalın darısı. Darısının karası, Alaca ineğin danası. İnek bana süt vermez, eniştem dağdan gelmez. Hor dedim var dedim, bu işe bir bit yeniği kor dedim. Hasan hasan hatamaz, su üstünde yatamaz. Hasan çıktı tahtaya, tahta düştü tavaya. Sabah kalkar on batman pekmez, yirmi bazlama, otuz yumurta yer, yinede doymadım der. O onlarla uğraşa dursun biz gelelim masalımıza.
Uzun zaman önce ve uzak diyarlardan birinde Keloğlan ve annesi kıt kanaat geçinebildikleri zor bir hayatı birlikte yaşamaya çalışırlarmış. Keloğlan her gün sabah akşam bahçede bulunan kel iğde ağacının altında, ottan minderin üstünde ayaklarını uzatır, kâh yatar, kâh oturur öylece bomboş vakit geçirirmiş. Ara sıra anasının nohuttan yatığı leblebileri cebine doldurur onları havaya atarak ağzıyla tutup iştahla yermiş. Tek eğlencesi de buymuş.
Anası garibim evi geçindirebilmek, keloğlanın kursağından bir lokma geçirebilmek için çırpınır, didinir, çalışırmış. Kimi zaman bir komşunun evinde temizliğe gider, kimi zaman bir çiftlikte gündelik çalışmayla üç beş kuruş kazanmaya çalışarak hayatı idame ettirme telaşıyla koşturur dururmuş.
Keloğlan aslında tembel değilmiş ama çalışmayı pek sevmezmiş. Kendisine defalarca bir şeyler söyleyen anasının sözleri bir kulağından girip öbüründen çıkıyormuş. Öyle olunca da zavallı anası “Bu oğlana söz geçiremiyorum” diyerek peşini bırakıveriyormuş. Tabi Keloğlan anasının söylediklerini kaale almadığı için anası da peşini bırakınca işi hepten tembelliğe, aymazlığa, çalışmamaya vurur, öylece günlerini gün ederek keyfe ma yeşa yaşar dururmuş.
Yine bir gün anası yorgun argın eve gelmiş. Ama nasıl bir yorgunluk. Akşama kadar bir dakika oturmamış. Bakmış ki Keloğlan yine iğdenin altında havaya attığı leblebileri ağzıyla yakalayarak yiyor, tembel tembel sırtarıp duruyor, hemen ayağındaki terliği, kapının ardındaki süpürgeyi, evin duvarındaki köteği kapıp üzerine yürüyüvermiş.
Hem yürüyor hem de söyleniyormuş. “Seni gidi idare fitili, mum bacaklı, kel kafalı, pörtlek gözlü, kepçe kulaklı tembel haylaz seni. Kel misin, keleş misin bilmem ama bildiğim her işin beleş. Hiç utanma arlanma yokmu sende, hiç vicdan merhamet kalmadımı kalbinde. Bak şu halime, ellerim sahra çölüne döndü yarık yarık çamaşırdan, ayaklarım van gölü misali su topladı. Kemiklerim kemençe çalınsa horona kalkacak kadar sızlayıp titriyor. Gözlerim feri, dizlerim dermanı kalmadı. Sen hala tembellik peşindesin. Yarından tezi yok ya bu eve bir lokma ekmek parası getirirsin ya da ben bilirim yapacağımı.”
Keloğlan anasını ilk defa böyle sinirli, böyle hiddetli ve çılgına dönmüş de sanki düşmanın üzerinde elinde saldırma “Haydi ya Allah” dercesine gelir görünce korkusundan ne yapacağını bilememiş. Yutmaya çalıştığı leblebilerin hepsi boğazına dizilmiş, midesi üzülmüş, gözleri büzülmüş, yanakları süzülmüş. Hemen ayağa fırlamış. Yalvarmaya başlamış. “Anam anam canım anam tamam. Sen vurma bana o süpürgenin kokocu, o terliğin tokucu ile ben yarın sabahtan iş aramaya çıkacağım.”
O gece bir türlü uyuyamamış. Anasının o hali gözlerinin önünden gitmiyormuş Keloğlanın. Sabah erkenden kalkmış, cebine bir avuç leblebi doldurmuş. Anası uyurken, hava karanlıkken ve henüz tan ağarmamışken yola düşmüş. Niyeti düzgün bir iş bulmak ve bu işte çalışarak eve ekmek parası getirmekmiş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, altı ay bir güz gitmiş ama dönüp ardına bakınca bir de ne görsün. Bir arpa boyu yol gitmiş.
Ama bu kadar yürümeye bile alışık olmadığı için başlamış mızmızlanmaya. “Amanın yoruldum, ırıldım, kuruldum, eski hasırlar gibi yerlere vuruldum. Vay anam ayacıklarım, vay babam parmacıklarım. Hele şu kuyunan başına biraz oturup nefesleneyim, sonra yola devam ederiz” diye düşünmüş ve önüne gelen kuyunun başına oturup, cebinden çıkardığı leblebileri yine havaya atıp, ağzıyla yakalayarak yemeye başlamış.
Birinci leblebi, ikinci leblebi ağzını tam ortasından bulmuş. Üçüncü leblebiyi eline almış Keloğlan. Bakmış ki diğerlerinden daha iri ve kocaman. Yüzüne bir tebessüm yayılmış. “Vaaaay demek sen diğerlerinden daha büyüksün. O zaman seni daha yükseğe atacağım bakalım ne kadarda ağzıma düşeceksin.” Şöyle bir toparlanmış, kuyunun duvarına sırtını bir iyice yaslamış, başını arkaya düşürmüş ve leblebiyi havaya atmış.
Leblebi önce yükselmiş, yükselmiş, yükselmiş, sonra da düşmeye başlamış. Tam ağzının içine düşecekken hafif bir rüzgar esmiş ve haydiii kuyunun dibine. Keloğlanın kan beynine sıçramış. Ağzına düşmesi gereken o kocaman leblebi kuyunun dibine düşünce nasıl öfkelenmiş, nasıl sinirlenmiş anlatılmaz. Hemen ayağa fırlamış ve kuyunun ağzına doğru eğilerek içine bakmış. Karanlık, derin ve içi su dolu bir kuyu. İnsen inilmez, inebilirsen çıkılmaz. Ne yapacağını düşünürken öfkesinden, ellerini dudaklarının kenarına boru yapmış ve başlamış bağırmaya.
“Kuyuuu…. kuyu… Leblebimi ver… leblebimi ver” diye.
İyi de kuyu leblebiyi verirmi? Hem kuyu dilden, dudaktan anlarmı? Tabi hiç ses seda yok kuyuda. Keloğlan bir kere daha bağırmış ama bu kez çok daha güçlü ve yüksek perdeden bağırmış. Tem sözünü bitirmişken, kuyudan bir duman yükselmeye başlamış. Hemde beyaz bir duman.
Eğrile kıvrıla, yüksele büküle yukarıya doğru çıkıyormuş. Çıkmış çıkmış sonra toparlanmaya başlamış. Az sonra bembeyaz bir yumak haline gelmiş o duman ve birden şekillenivermiş. Tostoparlak, yusyuvarlak bir kuyu devi ortaya çıkıvermiş. Gözleri pörtler, göbeği hortlak, sesi cırtlak bir kuyu deviymiş.
Önce uzun uzun esnemiş, sonra da cırtlak sesiyle “Beni ne diye uyandırdın tembel Keloğlan?” diye çıkışmış. “Çabuk söyle. Eğer önemli bir şey değilse uykuma kaldığım yerden devam etmek istiyorum” demiş. Keloğlan “Bana ne ya senin uykundan. Kuyu leblebimi aldı vermiyor. Benim leblebimi ver. Hem senin yemediğini ne bileyim, ya sen yediysen.” Kuyu devi şaşkınlıktan gözlerini daha çok pörtletmiş, göbeğini daha çok hoplatmış ve başlamış gülmeye. “Sen tembel olduğun kadar akılsızmışsında. Kuyu devleri leblebi yemezler bilmiyor musun? Hem ben senin leblebini o karanlık ve ıslak kuyunun içinde nerden bulayım. Var git işine. Sen o leblebiyi unut” demiş.
Keloğlan birden öfkelenmiş ve başlamış bağırmaya “Ya leblebimi verirsin ya da bu kuyuyu şu civarda gördüğün taş, odun, kesek, toprak ne bulursam onunla doldururum, bir daha yer yüzüne çıkamazsın,” Kuyu devi Keloğlanın bu tehdidinden ziyadesi ile korkmuş ve hemen atılmış. “Tamam tamam dur sakın öyle bir şey yapma. Bir bakalım ne yapabiliriz” diye Keloğlanı teskin etmeye çalışmış.
Sonra da başlamış kuşağını karıştırmaya. Karıştırmış karıştırmış ve içinden küçücük, minicik, avuç içine sığacak kadar bir sofra çıkarmış. Keloğlana uzatmış. “Al bu benim sana leblebine karşılık hediyem olsun” demiş. Keloğlan oyuncak gibi duran bu minicik sofrayı eline almış, evirmiş, çevirmiş ama bir şeye benzetememiş. “Bu ne? Yoksa beni kandırıyor musun?” diye sormuş kaşlarını çatarak.
Kuyu devi, “Yahu niye kandırayım. İyi dinle bak anlatıyorum. Bunun adı bereket sofrasıdır. Sen şimdi bunu al götür evinin ortasına koy ve açıl sofram açıl diye sofraya doğru seslen. Anında bu sofra kocaman bir sofra haline gelir ve üzerinde istediğin kadar yemek, meyve, şerbet ve daha bir sürü şey olur. Karnını bir güzel doyurursun, sonra “Kapan sofram Kapan” dersin. Sofra yine bu hale gelir ve sen de onu saklarsın. Karnın acıktığı zaman, canın ne vakit isterse sofrayı kurar, karnını doyurursun. Ama sakın kimseye bir şey söyleme. Bu sofrayı kaybedersin sonra.”
Keloğlan önce inanmamış. “Beni kandırıyorsun, başından savmak için yapıyorsun bunu” deyince, Kuyu devi “Bana bak Keloğlan ben asla yalan söylemem ve insanları kandırmam. Denemesi bedava. Al bu sofrayı koy şu ortaya ve söyle bakalım açıl sofram açıl diye” demiş ve sofrayı keloğlana uzatmış.
Keloğlan sofrayı kuyunun yanındaki açıklığa koyup “Açıl Sofram Açıl” deyince sofra birden kocaman bir sofra oluvermiş. Üstünde de envai çeşit yemekler, içecekler, şerbetler. Tıpkı Kuyu Devi’nin söylediği gibi her şey varmış. Keloğlanın gözleri parlamış birden ve Kuyu Devine bakarak “Kusura bakma dev ağabey, bugüne kadar kiminle karşılaştıysam benimle eğlendi, alay etti. O yüzden öyle söyledim” diye özür dilemiş. Sonra da “Kapan sofram kapan” deyip sofrayı eski haline getirmiş.
Tabi bir leblebiye karşılık yapılan bu anlaşmaya çok sevinmiş ve hemen sofrayı alarak elbisesinin iç tarafında bulunan cebine sokmuş ve “Teşekkür ediyorum Kuyu devi. Hadi sen uyumana devam et bakalım” diyerek yola düşmüş. Kuyu devi yine duman haline dönüşüp eğrile büküle kuyunun içine girerken keloğlanın arkasından bağırıyormuş. “Kimseye bu sofradan bahsetme, yoksa tılsımı bozulur” diye
Keloğlan büyük bir şevkle ve heyecanla koştura koştura eve gelmiş. Annesi avluda bir çulun üstüne oturmuş ağrıyan ayaklarını, sızlayan kollarını, yorgun bedenini dinliyor ve dinlendiriyormuş. Bu arada haber vermeden evden çıkan ve hiç böyle bir adeti olmadığı halde sabahın erken saatinde ortadan kaybolan oğlunu merak ediyormuş. Kendi kendine de düşünüyormuş. “Dün acaba biraz ilerimi gittim, ağrına gitti tabi oğlanın ve çekip gitti. Beni darı dünyada bir başıma bıraktı. Ah keloğlan ah. Babası kılıklı keleş oğlan ah” diye kederleniyormuş.
Keloğlanı öyle heyecanlı görünce o da ayaklanmış. “Hayırdır kel oğlum keleş oğlum” diye soruvermiş. Keloğlan başlamış anlatmaya.
“Anam anam canım anam. Dün sen bana öyle kızıp köpürünce bende sabah erkenden kalktım. Bir iş bulup çalışmaya, sana destek olmaya, üç beş kuruş para kazanıp eve getirmeye karar verdim. Yolda yürürken biraz yorulduğum için önüme gelen kuyunun başına oturdum ve senin nohuttan yaptığın leblebileri havaya atıp tutmaya ve yemeye başladım. Amma bir tanesi ve en büyük tanesi kuyunun içine düşünce başıma neler geldi anam neler” diyerek bütün macerayı baştan sona anasına anlatmış. Ve minicik bereket sofrasını anasının önüne koymuş.
Anası çok heyecanlanmış tabi. Hemen sormuş. “Nasıl yani bu minicik sofra kocaman oluyor ve üstünde de istediğimiz kadar yiyebileceğimiz yemekler mi oluyor? Hadi canım sende oğlum seninle alay etmişler, seni kandırmışlar” diye hayretini dile getirmiş.
Ancak Keloğlan annesinin bu şaşkınlığını yadırgamamış. Çünkü kuyu devi kendisine anlatırken o da böyle şaşırmış elbette. “anam anam canım anam ben de senin kadar şaşırmıştım ama merak etme bak şimdi ne yapacağız, gel benimle” deyip evin içine girmiş.
Evet çocuklar masalımızın bu bölümü de burada bitti. Devamı bir sonraki sahifede hadi bakalım. Meraklı bakışlarınızı görür gibiyim. Çevirin sahifeyi ve devamını okuyun bakalım.



