
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal, pireler berber iken… Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Gökyüzü mavidir diye sevinir, yeryüzü yeşildir diye övünürdük. Dağların ardında, dumanın içinde, renklerin saklandığı bir diyar vardı. Kimseler bilmez, sadece kalbi kuş gibi çarpanlar duyardı.
Bakmayı bilenler görür, görmeyi bilenler hissederdi.
Rüzgâr gezer iz içinde,
Renk saklanır giz içinde.
Dal kıranın sesi kalır,
Çiçek koparan, dünya solup kalır.
Sevgiyle bakan gözlere,
Orman dostça davranır.
Az söyleyip çok dinleyen,
Yolu şaşsa iz belleyen,
Doğayı koruyan çocuk,
Bir gün ışık olur, sevgiyle etrafı bürüyen.
Günün birinde, yemyeşil tepelerin arasına yuva kurmuş küçük bir köyde, dünya harikası bir orman varmış. Bu orman öyle her ağacı yeşil, her dalı kahverengi yerlerden değilmiş. Mevsimler el ele verir, dallarda dans edermiş. İlkbaharda yapraklar güneşten çalınmış birer altın sarısına döner; yaz gelince mor çiçekler birer kandil gibi dalları süsler; sonbaharda ise mavi yapraklar, gökyüzünden dökülen yıldızlar misali toprağa süzülürmüş. Çocuklar bu ormanda hayaller kurar, gökkuşağından taçlar takınırmış.
Fakat bir sabah, güneş doğmuş ama ışığı toprağa değmemiş. Köylüler pencerelerini açınca şaşkınlıktan küçük dillerini yutmuşlar. O cıvıl cıvıl orman, bir gecede tozun toprağın rengine bürünmüş. Ağaçlar gri, çiçekler gri, kelebeklerin narin kanatları bile kül rengine dönmüş. Kuşlar susmuş, rüzgâr küsmüş, neşe ormanı terk edip gitmiş.
Bu köyde Elif adında, aklı sorularla, kalbi merakla dolu bir kız yaşarmış. “Renkler durduk yere gitmez, bir dertleri olmasa böyle sönmez,” demiş. Almış bez çantasını omzuna, düşmüş gri ormanın yoluna. Yürümüş, yürümüş… Derken yosunlu bir taşın üzerinde, kuyruğu bile grileşmiş mahzun bir sincap görmüş.
“Söyle bana küçük dostum,” demiş Elif, “bu ormanın feri nereye kaçtı?”
Sincap içini çekmiş:
“Bir uyandık ki dünya kararmış, renkler bizi yapayalnız bırakmış.”
Tam o sırada, sanki gökyüzü Elif’e bir işaret vermek istemiş de rüzgârın eline bir sır tutuşturmuş. Havadan süzülerek yere pırıl pırıl, ateş gibi kırmızı bir boya damlası düşmüş. Elif’in gözleri parlamış:
“Demek ki renkler ölmemiş, sadece saklanmışlar!”
Yerdeki incecik kırmızı izleri görünce, bu izlerin ormanın derinliklerine, bilinmezliğe doğru gittiğini fark etmiş.
Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş; altı ay bir güz gitmiş… Derken yol çatallanmış, ikiye ayrılmış. Bir yanda zifiri karanlık çamlar, diğer yanda taşlı, sarp bir geçit varmış.
Dalların arasından süzülen yaşlı bir baykuş, kanatlarını ağır ağır çırparak Elif’in önüne konmuş.
“Bu orman artık bildiğin orman değil, küçük kız,” demiş bilge bir sesle. “Renkler gidince yollar şaşırmış, yönler karışmış. Taşlı yolu seç ama dikkat et; yosunlu taşlar kaygan olur, hileli yollar yorar. Eğer yolunu kaybedersen kulağını suya ver; su her zaman çıkışın şarkısını söyler. Ve sakın unutma: Korkudan hızlı koşan, menzili şaşırıp yanlış kapıya varır.”
Elif, baykuşun sözünü kulağına küpe yapmış ve taşlı yolu tutmuş. Karşısına gürül gürül akan bir derenin üzerinde sallanan eski bir köprü çıkmış. Elif tam ortasındayken “çat” diye bir ses duyulmuş, köprünün ipi kopuvermiş! Elif tahtalara sarılmış, çantası sulara kapılmış.
Tam o anda minik sincap, bir ok gibi fırlayıp gelmiş. Çevik pençeleriyle sağlam dalları iplere dolamış, köprüyü yeniden bağlamış.
Elif kurtulunca derin bir nefes almış:
“Demek beni bırakmadın dostum.”
Sincap gülümsemiş:
“Yolda yoldaşın yoksa, macera yük olur insana.”
İkili, yolun sonunda devasa taş bir kapıya varmışlar. Kapının üzerinde rengi solmuş eski resimler ve tam ortasında boş bir yuva varmış. Sincabın topladığı o son kırmızı damla, Elif’in eliyle o boşluğa dokunduğu an taş kapı gıcırdayarak açılmış.
İçerisi kristallerle dolu dev bir mağaraymış. Mağaranın en ucunda, bacasından gri dumanlar tüten taş bir kulübe duruyormuş.
Kapıyı tıkladıklarında karşılarına önlüğü boya içinde, beli bükülmüş yaşlı bir kaplumbağa çıkmış.
Elif:
“Söyle bana bilge kaplumbağa, renklerin izini neden sakladın?” diye sormuş.
Kaplumbağa derin bir ah çekmiş:
“Ben bu ormanın renk bekçisiyim,” demiş. “Eskiden insanlar ağaca ‘can’, çiçeğe ‘nefes’ derdi. Sonra bir hırs geldi insanlara; dalları kırdılar, renkleri hoyratça kopardılar. Ben de onları korumak istedim. Dinlensinler, güçlensinler diye kavanozlara hapsettim. Ama anladım ki renkleri koruyayım derken ormanın ruhunu söndürmüşüm.”
Tam o sırada mağara sarsılmaya, kristaller ağlamaya başlamış. Kaplumbağa telaşlanmış:
“Vakit doluyor! Renkler kavanozda çok kalırsa ebediyen sönerler!”
Elif hemen atılmış; maviyi suya bırakmış, dere ışıldamış. Sincap yeşili toprağa serpmiş, yosunlar canlanmış. Kaplumbağa moru kristallere sürmüş, mağara aydınlanmış.
Ama en parlak olan “Altın Sarısı” hâlâ kavanozdaymış.
Kaplumbağa kavanozu Elif’e uzatmış:
“Bu en kıymetlisi… Onu ancak ormanı yüreğiyle seven biri özgür bırakabilir.”
Mağaranın dev kapısı kapanmak üzereyken Elif, can havliyle dışarı fırlamış ve sarı kavanozun kapağını gökyüzüne doğru açmış.
O an sanki binlerce güneş aynı anda doğmuş! Altın sarısı ışıklar bir kuş sürüsü gibi göğe yükselmiş, ormanın her bir köşesine zerre zerre dağılmış. Ağaçlar yeniden altın yapraklarını kuşanmış, kelebekler gökkuşağı olup kanat çırpmış. Köylüler sevinçle ormana doluşmuş.
O günden sonra ormanda tek bir dal kırılmamış, tek bir çiçek incitilmemiş. Çünkü çocuklar öğrenmişler ki; bir güzelliği korumanın yolu onu zincire vurmak değil, ona sevgiyle bakıp kıymetini bilmekmiş.
Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine… Gökten üç elma düşmüş; biri bu masalı anlatana, biri yol arkadaşlığı eden sincaba, biri de doğanın renklerini kalbinde taşıyan tüm çocuklara.



