
Evvel zaman içinde, sözün bal, gönlün hâl olduğu bir anda,
Ateş yanmazsa üşürmüş; hakikatin saklı, gönüllerin uyuduğu vakitte.
Bir dağ vardı taşında sır, bir kuyu vardı sesinde nur,
Bir derviş vardı, susarak anlatırdı gerçeği bin asır.
Dinle ey gönül ehli, kulak ver söze,
Gözünü kapat, kalbini aç öz’e.
Her varlığın içinde gizli bir mâna,
Her yolcunun gönlünde özlediği vardır bir yâr, bir ana.
Bir söz düşer göğe, yıldızlar dinler,
Bir dua dile gelir, taş bile inler.
Kendini bilen, sırra erer,
Gönül aynası pas tutmaz, huzura eren gönül sever.
O vakit bir yel eser, masalcı söze başlar:
Bir zamanlar Tecer Dağları’nın ardında, sabah sisine karışmış bir köy vardı. Bu köyün adı kimsenin hatrında kalmamış, ama hikâyesi dilden dile dolaşmıştı.
O köyde Erdem adında bir delikanlı yaşardı. Babasından kalan eski bir anahtarı boynunda taşır, her sabah “Bu neyin anahtarıdır?” diye sorardı içten içe zihnine.
Bir gece rüyasında bir derviş karşısına çıktı. Yüzü aydınlık, nurla örtülü; sesi derinden gelirmiş: “Evladım, bir kapı var seni bekleyen; ama o kapı dağda taşta değil, sende.
Açacak anahtarı dışarıda arama. Çünkü dış kapılar, iç kapıyı bulmadan açılmaz.
Yola düşmen gerek; oturarak kapı aranmaz.” Erdem sabah olunca dağ yoluna çıkmış. Yol uzun, sessizlik ürkütücüymüş.
Az gitmiş, uz gitmiş; dere tepe düz gitmiş. Bakmış ki önünde kocaman otlarla kaplı bir çayır…
Bir Karagöz ustası perde kurmuş, çocuklar kahkahalarla gülüyormuş.
Erdem sessizce izlemiş.
Oyun bitince Karagöz, perdenin ardından ona dönüp şöyle seslenmiş: “Ey delikanlı! Kapıya varmadan aynaya bak. Ayna cismini göstermezse, anahtar taş olur.” Bu söz, Erdem’in kalbine işlenmiş. Usta bir anda yok olmuş, sadece yere bir ayna bırakmış.
Erdem aynayı almış, yoluna devam etmiş.
Dağ yolunda ilerlerken karşısına bir at çıkmış. Gövdesi gece gibi siyah, alnı dolunay gibi beyazmış. At dile gelmiş: “Nereye gidersin ey yolcu?” “Kapıyı ararım.” demiş Erdem.
“Kapı kalptedir.” demiş at. “Ama kalbe giden yolu ayaklar değil, erdem taşır. Bin sırtıma.”
Erdem atın sırtına binmiş, rüzgârla birlikte vadileri aşmış. Nihayet bir kapıya varmış.
Kapının üzerinde bir çiçek kabartması, altında şu yazı varmış: “Ayna toz tutmazsa, gönül yol alır.” Erdem anahtarı çevirmiş. Kapı gıcırdayarak açılmış.
İçeride yüzlerce ayna… Her biri başka bir insanın özünü, gerçek hâlini göstermekteymiş.
Birinde kibirli, birinde korkak, birinde hırslı…
Yalnız bir tanesinde gözleri dolu, kalbi parlak, saf, temiz bir insan.
Erdem şaşkınlıkla etrafına bakarken, tam o sırada rüyasındaki derviş belirmiş.
Elinde tespihiyle, sesi yumuşak esen sabah rüzgârı gibi tatlıymış: “Ey evladım, insanın yüreği bir kapıdır.
Her kötülük bir kilit, her iyilik bir anahtardır.
Elin, dilin ve ayakların kötülüğe de, iyiliğe de seni yönlendirir. Onlar birer yoldur.
Aynaya bakan sadece yüzünü değil, özünü görebilmeli.
Erdem, insanın en sessiz çiçeğidir; kokusu gönülde açar.” Erdem secdeye kapanmış. O anda elindeki anahtar eriyip avucunda suya dönüşmüş.
Aynalardan biri çatlamış, içinden bir ışık hüzmesi sızmış.
O aydınlık, bütün odayı kaplamış. Dervişin sesi yankılanmış: “Kapıyı aradın, buldun. Ama bil ki, asıl kapı senin gönlündür.
Atın yelesi sabırdı, çiçeğin yaprağı rahmetti. Bunları görmen marifettir.
Ayna neyi gösterirse, sen osun.
İnsan, aynasında Rabbini görene kadar yolcudur.” Sabah olduğunda Erdem kendini köy meydanında bulmuş.
Elinde ne anahtar varmış, ne ayna, ne at…
Ama kalbinde bir sükûn, dilinde bir dua yerleşmiş.
O günden sonra her sorana aynı cevabı verirmiş: “İç kapıyı açmayan, dış kapıyı zorlasa ne fayda!
Anahtar sende, kapı sende, yeter ki gönlün pas tutmasın.” Masalcı da dermiş ki: “Ey dinleyen, unutma;
Gül dikenle açar, arayan sabırla yolu aşar.
Anahtarı kalbinde kaybetme.
Çünkü kaybedersen, dünya sana hep kapalı kalır; gönül terazisi şaşar.” Ve masalcı koşar adımlarla gözden kaybolur, kavalını üfler, sesi dağlara karışırmış.
Köyün üstünde bir rüzgâr eser, rüzgârın içinde çiçek kokusu duyulurmuş.
Hikmet ağacından üç elma düşermiş; onu da merhametten nasibi olan toplarmış.



